Monday, December 25, 2006

The Wire Charts: Vertigo 15


Wire 230: April 2003
Autechre, The Magic Band, Tom Cora, Colin Newman's Jukebox, Primer: Fluxus music, Califone, John Tilbury, Donna Summer

My chart:

Vertigo 15

The Stockholm Monsters / Alma Mater (Factory)
Calla / Televise (Arena Rock)
Redskins / Neither Washington Nor Moscow (London)
Fehlfarben / Monarchie und Alltag (EMI)
Au Pairs / Playing with a different sex (RPM)
New Wet Kojak / Do Things (Konkurrel)
Rodan / Rusty (Quarterstick)
ZeN / Derya (Ada Müzik)
Massacre / Killing Time (RecDec)
Celtic Frost / To Mega Therion (Noise)
Pearls Before Swine / One Nation Underground (Get Back)
Deutsch Amerikanisch Freundschaft / Alles ist Gut (Mute)
The Young Gods / L’eau Rouge (Play It Again Sam)
Melvins / Houdini (Atlantic)
Quickspace / Precious Mountain EP (Kitty Kitty)


Compiled by Hilmi Tezgor, Vertigo, Acik Radyo 94.9 FM (Istanbul, Turkey, www.acikradyo.com.tr) Mondays 9-10 PM, htezgor@yahoo.com

Sunday, December 24, 2006

Hayatımı Değiştiren On Albüm


bant Dergisi no.10 (Haziran 2005)

1. Iron Maiden / The Number of the Beast: Herkes bir yerden başlar. Benim için, lisedeki sıra arkadaşım Melih Gürses'in kulağıma ‘Hallowed be thy name’in melodisini mırıldamasıyla başlamıştı. Iron Maiden’ı dört yıl boyunca dinlemiş olmak çok fazla, biliyorum. Metalci olarak kendimi vaftiz etmiştim bu albümle. Bir sürü gizemli şeyden bahsediyordu Iron Maiden, ya da bana öyle geliyordu. Kız kardeşim de etkilenip bir ara metalci olmuştu. Grubuma o kadar odaklıydım ki, koca bir gazete sayfasının herhangi bir yerinde Iron Maiden yazıyorsa bunu bulmam çok kısa sürerdi bir zamanlar.

2. Rush / Signals: Rush benim dünyada en çok sevdiğim müzik gurubu. Hala… Yapacak bir şey yok. Metal dinlemeye Rush ile son vermiştim, rock dinlemeye Rush ile başlamıştım. Bilen bilir; Rush’ı ya çok seversin ya da nefret edersin. İlk dinlediğim günü bile hatırlıyorum; nerede dinlediğimi de.. Sanırım bir rock grubu üç kişi olmalı ve Rush da üçlü kimyasını yıllardır bozmuyor. Nasıl oluyor bilmiyorum. Rush insanı ne fazla neşelendirir, ne de fazla hüzünlendirir. İyi olmak istersem Rush dinlerim. Yıllarca dinlemesem bile zamanı geldiğinde oradadır; dinlenir; insanı iyi eder.

3. Van Der Graaf Generator / Godbluff: Acaip bir grup... Aslında TRT 3 sayesinde tanıştığım ilk parçaları ‘Refugees’ bu albümde değil ama olsun. VDGG yalnızlıktır, dünyada olma halidir, deliliktir, şiirdir, Kadıköy’de hüzünlü olmaktır. Progressive rock denen o sevimsiz türü sevmek ama VDGG’ı bilmemek olmaz, gibi geliyor bana.

4. The Sisters of Mercy / First and Last and Always: Romantizm en karanlık olanı Sisters’da mevcuttur. Grubun müzikal olarak tarihte pek bir önemi vardır diyemem. Bas bariton bir ses, simsiyah albüm kapakları, çok büyük nedenleri olmasa da hayata karanlık bakışlar… Yine de 20’li yaşlarımın kritik bir dönemine eşlik etti Sisters. İç sıkıntısına, karşılıksız duygulara, yalnızlığa, vs.’ye… Kara gezegenin “kara gibi görünen” müziği.

5. Steely Dan / Pretzel Logic: Steely Dan’de insana iyi gelen bir şeyler var. Sound olağanüstü, ruh hali rahat, hava sanki hep güneşli, ama neşeden coşuyor filan da değilsin. Keyif veren bir grup Steely Dan. Yeniden başlayabilmenin soundtrack’i.

6. R.E.M. / Up: R.E. M.’in “Up” albümü grubun en “up” albümü değil kesinlikle. Ama içinde, tüm karamsar havasına rağmen o kadar umut barındırıyor ki, hayatımdaki önemli bir sürecin bitiminde, dolayısıyla yeni bir dönemin başlangıcında aylarca “Up” dinledim ve sonunda “up” oldum. Dedikleri gibi, “korkmadan yürüyebilemeli insan.”

7. Bob Marley / Uprising: Bu albümü dinlediğimde, damardan rock dinlediğim bir dönemdeydim. Yine de çok sevmiştim bu müziği zira çok farklı hisler vermişti bana. Ne olduğunu pek de anlamadığım bu hislere, yıllar sonra çok daha fazla ihtiyacım oldu. Reggae, insana müthiş yaşama gücü veren bir müzik. Rockçı geçmişimi ve rock sevgimi yadsımıyorum ama reggae bence dünyanın en güzel müzik türü.

8. Desmond Dekker / The Very Best and The Rest of: Benim için çok özel bir ses Desmond Dekker. Bob Marley ve Desmond Dekker benim siyah müziğin envai çeşidini sevmeme yol açan iki müzisyen. Siyah müzik de, tabii ki beyaz müzikten çok ileride. Bir şeyi çok istiyorsam, hep Desmond Dekker dinlerim: 'You Can Get It If You Really Want'. Yani sık sık Desmond Dekker dinlerim. Herkese de öneririm.

9. The Smiths / The Smiths: 20’li yaşlarımın yalnızlığına The Smiths kadar ilaç olan bir grup olmadı. Hiç kimsenin yaşamadığı şeyler hissetiğimi sanırken, a, bir de baktım ki Manchesterlı bir takım adamlar da aynı şeyleri hissediyorlar. E, bu durumda galiba milyonlarca kişi de senin gibi hissediyor olmalı, demiştim kendi kendime. Yani bir sürü ruh kardeşin oluyor bir anda. Şırıl şırıl gitarlar ve modern rock şairliği… Yalnızların müziği.

10. The Young Gods / Only Heaven: İsviçre’ye hiç gitmedim ama ilk kez uçağa bindiğimde yolculuk boyunca bu albümü dinlemiştim. Sanırım o zamanlar teknoloji daha ileriydi, çünkü uçakta walkmen dinlenebiliyordu. Önemli bir yolculuktu, ilk kez yüksekteydim, Young Gods dinliyordum, döndüğümde hiçbir şey aynı olmayacaktı. Döndüm, durumlar değişmişti, zira artık bu İsviçreli grubu çok seviyordum. Metalin, psychedelia’nın, rock’ın garip bir karşımıydılar. Fazlasıyla erkeksiydiler, herhalde hala da öyledirler.

11. Girls Against Boys / Cruise Yourself: Bu albüm üzerine daha önce de yazmıştım, benzer şeyleri tekrarlayayım. Çok iyi bir noise rock grubu GVSB. Tavrı, gücü, enerjiyi, heyecanı, tutkuyu, tehlikeyi ve sound'u tek bir iple paketliyor. Yani bir rock grubundan beklenebilecek her şeyi. Girls Against Boys’un “Cruise Yourself” albümüyle birlikte kendime, zor zamanlarda “Nasıl şu anki halimden daha iyi olabilirim?” sorusunu sormaya başladım. Bunu hala soruyorum kendime. Bu soruyu cevaplayabildiğim sürece buradayım.

Friday, December 22, 2006

2006'da Müzik

Dinlediğim 2006 Tarihli Albümler Arasında En Sevdiklerim:

1. Bob Dylan / Modern Times
2. Scott Walker / The Drift
3. Tom Waits / Orphans
4. Bonnie ‘Prince’ Billy / The Letting Go
5. Battles / EP C / B EP
6. Yo La Tengo / I’m not afraid of you and I’ll beat your ass
7. Matmos / The rose has its teeth in the mouth of a beast
8. Calexico / Garden Ruin
9. Espers / II
10. Sonic Youth / Rather Ripped

The Damned / Damned, Damned, Damned


Bugün dönüp 30 yıllık geçmişe bakıldığında, The Damned bir gotik-rock grubu olarak görülebilir. Evet, 80’li yıllarda bunu “hak edecek” işler yaptılar, ama unutmamak gerekir ki Londra’da 1976’da kurulduklarında ‘üç akor’dan yola çıkmışlardı. Saf punk’tı yaptıkları, özellikle de 1977 tarihli ilk ve erken albümleri “Damned, Damned, Damned”de...
The Damned 6 Temmuz 1976 tarihinde Sex Pistols’a 100 Club’daki konserinde eşlik ederken, kalabalık içinde Dracula benzeri kıyafetiyle dikkat çeken Dave Vanian şarkı söylemesi için sahneye sürüklenecek ve böylece bu ‘lanetli’ punk grubu şekillenmiş olacaktı. 80’li yıllarda solo çalışmalarıyla da gündeme gelecek olan Captain Sensible’ın, grubun ilk albümünün açılış şarkısı ‘Neat, Neat, Neat’teki basları çok güçlü. İki şarkı dışında gitarist Brian James’in yazdığı cayır cayır bestelerden oluşuyor bu ilk albüm. Kapanışta da, olursa burada olur dedirten bir Stooges yorumu var: ‘I Feel Alright.’ Ayrıca, bu 30 yıl içinde çıkan hemen her punk toplamasında yer alan ‘New Rose’ şarkısı da, balyoz gibi davulları ve klasik çiğ punk enerjisiyle The Damned’ın bu ilk albümünde yer alıyor. İlaveten ‘I Fall’ ve ‘Feel the Pain’ de tarih yazan punk klasikleri. Bu albüm, punk’ı geç olarak sevenlerin dikkatinden kaçmış olabilir ama zararın neresinden dönülse kârdır. Tam gaz, saf punk’ın birkaç doğru adresinden birisi, Nick Lowe’un prodüktörlüğünü yaptığı 1977 tarihli “Damned, Damned, Damned.”
Sex Pistols ve The Clash ile beraber hep ilk üçte ismi anılsa da, The Damned grubu dönemin müzik basını tarafından -biraz eğlenceli göründüklerinden- pek ciddiye alınmamıştı. Oysa, işin içinde olanların bildiği gibi, sorun onların eğlenceli olmasında değil, James’in rockçı tripleri, Vanian’ın gotik takıntısı ve Sensible’ın çılgınlıkları arasında denge arayışlarındaydı. Bugün geriye bakınca, Vanian ağır basmış görünüyor.
Bir punk sever olarak arşivinizde yeterince Pistols ve Clash varsa, yüzünüzü The Damned’e dönün. Özellikle de 1980 öncesi dönemine...

Television / Marquee Moon



Television, özgünlüğü, yaratıcılığı ve birçok gruba esin kaynağı olması bakımından 20.yüzyılın en önemli topluluklarından biri. Toplamda sadece üç stüdyo albümü yapmış olmasına rağmen bu sıfatları kendisinde toplayabilmiş bir ekip, Television.
Grubun tarihi, okuldan arkadaş olan Tom Verlaine ve Richard Hell’in (Bu iki soyadın ilki meşhur Fransız şairden alınmış, ikincisi ise kim bilir hangi cehennemden...) Delaware’den New York’a kaçışlarıyla başlar. 1973’te müzik yapmaya karar verdiklerinde ise, John Coltrane hayranı Verlaine gitara, nihilist punk şairi Hell ise bas gitara geçer. Ardından davulcu olarak Billy Ficca, ikinci gitarist olarak da Richard Lloyd gruba katılınca Television oluşur.
Dönemin birçok punk-rock grubuna ev sahipliği yapan efsanevi CBGBs’deki 31 Mart 1974 tarihli konserleriyle Television, NY’un punk sahnesine, yerleşik kalıpları kırarak, yepyeni bir gitar anlayışıyla girer. Verlaine ve Lloyd, doğaçlamalarına garage rock’ın enerjisini ve blues riff’lerini katar; rock ve caz etkili, karmaşık ve duygu yüklü gitar anlayışlarını müziklerinin merkezine yerleştirirler. 1975 yılında Hell’in yerine, Verlaine’in isteğiyle Fred ’Sonic’ Smith gruba katılır.
Television’ın ilk albümü “Marquee Moon” 1977 yılında yayımlandı. Bu albüm, 30. yılına girerken birçok punk, post-punk ve new-wave grubunu etkilemiş durumda, ki bunların arasında Sonic Youth’u, Echo and the Bunnymen’i, ve Lloyd Cole’u da gösterebiliriz. “24 ayar, deha işi bir çalışma” olarak değerlendirilen albüm ticari olarak aynı başarıyı gösteremedi (Albümdeki 10 dakikalık “Marquee Moon” parçası, rock tarihinin en güzel sololarından birini içinde barındırır).
Bu efsane albümün hemen ardından, 1978’de “Adventure” yayımlandı. İyi ama ticari açıdan yine zayıf olan albümün başarılı turnesinde ise Television artık bir Tom Verlaine Grubu’na dönüşmüştü. Aynı yıl Television’ın ekranı karardı, ta ki 1992 yılında grup yeniden toplanana kadar. Üçüncü albümlerinin ardından grup 1993’te dağıldı; ancak, toplamdaki kısacık ömrüne rağmen rock tarihinde kalıcı olarak yerini almıştı bile.