Monday, April 6, 2009

'Auster' Paydası

Belki bir on yıl önce, Amerikalı yazar Paul Auster’ın bir söyleşisinde W. G. Sebald’ın ismini andığını ve onun Die Ausgewanderten isimli kitabının, son dönemlerde okudukları arasında en iyilerden bir tanesi olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Yazarın ve kitabın ismi aklımda kaldı ve birkaç yıl sonra Sebald’ın bu kitabını, yani Göçmenler’i indirimli bir reyonda buldum. Maalesef birkaç yıl daha gecikerek, romanı ancak 2004’te okudum. Çok iyi ve çok farklı bir kitaptı; çünkü Göçmenler, roman, tarih, anı, gezi yazısı ve otobiyografinin iç içe geçtiği, özgün bir edebi metindi. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.
W. G. Sebald, hafızanın yazarı. Hem bireysel hem de kolektif hafızanın. Hafıza ise, belki sahiden ‘tarih tarafından gasp edilen bir hakkın geri istenmesi.’ (1) Ve Sebald’ın dünyası, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı. Ancak Sebald, herkesin bildiği ve ilgilendiği türden, ikinci elden anlatılmış Nazi hikayeleriyle ilgilenmiyor ve Auschwitz’te olup bitenlerin, onu yaşamamış biri tarafından tasvir edilemeyeceğini düşünüyor. Soykırım dehşetine onu yaşamadan vurgu yapmayı kendini bilmezlik olarak görüyor. 1944 doğumlu yazar 16 ya da 17 yaşına kadar, 1945 öncesi olanlar hakkında hiçbir şey duymadığını, Nazilere üye olan ve savaş sonrası hapisten dönen babası da dahil, hiç kimsenin yaşananlardan bahsetmediğini söylüyor. Öyle ki, yaşadığı şehirde gördüğü kalıntıları, zaten her şehirde var olan şeyler olduğunu düşünüyor o yaşlarında.
Sebald’ın kitaplarında ezen ve ezilen, zalim ve mazlum arasındaki şiddetin olaylar halinde anlatılmasına ya da toplama kamplarının tasvirlerine rastlanmıyor. Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık, canlı ve yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Üstelik amansız bir fotoğrafçı da olan Sebald, çektiği ya da bulduğu fotoğrafları da metinlerinin içine serpiştiriyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen ‘duyguları harekete geçiren’ türden ya da ‘öğretici’ fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyorlar ve ‘aura’yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar. Fotoğrafların yanı sıra kartlara, biletlere, çizimlere, ajanda ve takvim yapraklarına ya da listelere de rastlanabiliyor, onun kitaplarının içinde.
Türkçeye çevrilen ilk Sebald kitabının, yani Göçmenler’in arka kapağında şunlar yazıyor: ‘Avrupa’daki siyasal belirsizliğin etkisiyle yerlerinden yurtlarından edilen ve yeni vatanlarına uyum sağlamak, yeniden kök salmak zorunda bırakılan bu insanların sepya fotoğraflardan, bölük pörçük anıların sisleri arasından giderek uzaklaşan hayaletleri; okuru varoluş sorunu, zamanın göreceliği ve farkında olmadan iz bırakan küçük şeyler hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.’(2) 50 yıl sonrasında, bugün de değişen bir şey yok aslında. İnsanlar, zorla yurtlarından ediliyor; zorla, istemedikleri bir hayatı kuruyor ve yaşamaya çalışıyorlar. Aynı hüzün ve burukluk, aynı Sebald’da olduğu gibi, hem yüzeyde, hem de derinde sürüp gidiyor. Göçmenler bittiğinde, büyük bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlarken, kendi geçmişinizin derinliklerinde de -muhakkak- bastırılmış buruk anıların olduğunu hatırlayabilirsiniz.



Bulanık Bir Belgesel

1990’larda çağdaş edebiyatın dahileri arasında gösterilen Winfred Georg Maximillian Sebald Almanya’nın hayli güneyindeki Wertach’da doğmuş. Bu ülkede ve İsviçre’de edebiyat okuyan yazar 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş ve 2001’deki erken ölümüne kadar Norfolk’ta yaşamış. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerindeki talihsiz bir trafik kazası, 14 Aralık 2001’de bu sıra dışı yazarın ölümüne neden olmuş. Göründüğü kadarıyla edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa, bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun, Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar haklı olarak. Austerlitz, Türkçe’deki üçüncü Sebald kitabı (ikincisi ise Satürn’ün Halkaları idi).
Paul Auster, Sebald ile Austerlitz aracılığıyla tanışmış olabilir belki de. Auster da Yahudi kökenli bir yazar ve kendi soyadını da içeren bir kitap ismi ona çekici gelmiş olabilir. Ama Austerlitz gerçekten de bir başyapıt. ‘Gerçeği hayalle harmanlayan, tarihle bugünü çakıştıran, estetiği bir an olsun elden bırakmayan olağanüstü bir belgesel.’(3) Kitapta Sebald olması çok muhtemel olan anlatıcı, 1967 yılında bir gün, Anvers (Antwerpen) tren istasyonunda kendisi gibi salonun mimari yapısıyla ilgilenen Jacques Austerlitz ile tanışır. Bu yıllara yayılacak olan buluşmaların ve uzun sohbetlerin başlangıcı olan gündür. Jacques Austerlitz, Nazilerden kaçabilsin diye asıl ailesi tarafından İngiltere’ye yollanmıştır ve gerçek isminin bu olduğunu ancak 15 yaşında öğrenebilecektir. Bu andan sonra hep geçmişinin peşinde olacak, ancak bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Kendi hayatının sayfalarını geriye doğru çevirdikçe, acı ve hüzün ters yönde ilerler. Bulanıklık azaldıkça melankoli keskinleşir; geçmişle bugün arasındaki uçurum büyür. Ve metne serpiştirilen fotoğraflar da okurun yolculuğundaki hayallerini zenginleştirir. ‘Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an ise, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar.’ (4)
Cynthia Ozick, The New Republic’te yayımlanan denemesinde ‘Yahudiler Almanya’ya olan aşklarına hiçbir zaman karşılık alamadılar – şimdiye kadar. Sebald trajik de olsa Yahudilere işte bu karşılığı verir, ancak bunun için çok geçtir,’ diyor ve yazısının sonuna ekliyor: ‘Başka hiçbir Alman bu hüzünlü öyküleri, yazarı Sebald’dan daha iyi anlayamaz.’ (5)
Yahudi asıllı Amerikalı yazar Paul Auster’ın söz konusu söyleşisini aradım ve sonunda buldum. Yaklaşık on yıllık bir söyleşi bu: ‘Yeni keşiflerim arasında İngiltere’de yaşayan bir Alman var, Georg Sebald. İki kitabını okudum. Romanla meditasyon arası çok uyarıcı ve saf şeyler..’ diyen Auster’ın edebiyat eleştirmenleri tarafından Sebald’a benzetildiği oluyor bazen. Sebald Auster’dan üç yaş daha büyük. İngilizceye Vertigo diye çevrilen Schwindel.Gefühle isimli kitabını 1990’da yayımlamış; Auster’in ise 1994’te çıkmış olan Mr. Vertigo isimli bir kitabı var. Sebald’ın yaşarken Nobel Ödülü ile ismi anılmaya başlamıştı, ama ne yazık ki erken öldü. Auster ise ne mutlu ki hayatta ve çoğu zaman derinlerinde bir hüzünle yazmaya devam ediyor.
Sebald bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini gösteriyor.

Kaynakça:
(1): Ayvaz, Emre. ‘Tarihin İktidarı, Hafızanın Muhalefeti’, kitap-lık 74, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.
(2): Sebald, W.G. Göçmenler. Çev. Natali Medina, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.
(3): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(4): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(5): Ozick, Cynthia. ‘Ölümden Sonraki Mükemmellik’, kitap-lık 101, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.
http://www.wikipedia.org/
http://calitreview.com/14
http://www.guardian.co.uk/books/2004/feb/08/fiction.paulauster1



*Bu yazı Kitap-lık dergisinin Şubat 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.