Monday, June 3, 2024
Kafka'nın 100. Ölüm Yıldönümünde:
Sunday, January 21, 2024
Kuyan-Bulak Halı Dokumacıları Lenin'i Onurlandırıyor
Yoldaş Lenin. Büstleri vardır ve heykelleri.
Kentlere ve çocuklara verilir onun ismi.
Konuşmalar yapılır çeşitli dillerde,
toplantılar yapılır ve gösteriler,
Şanghay'dan Şikago'ya dek, Lenin’in onuruna.
Ama küçük bir kasabasında Güney Türkistan'ın,
Kuyan-Bulak'ta halı dokumacıları
bakın nasıl onurlandırdılar onu:
Yirmi halı dokumacısı her akşam sıtmadan
titreyerek kalkardı ilkel tezgâhının başından.
Hepsi ateş içinde: Tren istasyonu,
yoğun sivrisinek vızıltısıyla dolu
eski deve mezarlığının arkasındaki bataklıktan ağan.
Ama her iki haftada bir
su ve duman getiren tren
bir gün bir haber de getirir:
Yaklaşmıştır Yoldaş Lenin'i onurlandırma günü.
Ve Kuyan-Bulak halkı, yoksul insanlar, halı dokumacıları
karar verirler kendi kasabalarına da
Yoldaş Lenin'in
alçıdan bir büstünü koymaya.
Büst için para toplanmaya başlandığında
Ateşten sarsak halde kalkarlar ayağa
ve titreyen ellerle verirler zarzor kazanılan kapikleri.
Paraları dikkatle sayan
ve etrafına dikkatle bakan
Kızılordu'dan Stepa Gamalev
görür ki hepsi Lenin'i onurlandırmaya çoktan hazır.
Sevinir, ama titreyen eller de kaçmaz gözünden
ve öneride bulunur birden:
Gazyağı alınsın büst için toplanan parayla
ve dökülsün deve mezarlığının arkasındaki,
sivrisineklerin sıtma mikrobunu ürettiği bataklığa.
Ve böylece Kuyan-Bulak'taki sıtmayla savaşarak,
yani böylece ölüleri anmış olarak,
hiç bir zaman unutulmamış olacaktı
Yoldaş Lenin.
Karar verdiler böyle yapmaya. Ve o gün
Yamulmuş, gazyağı dolu kovalarını götürüp
birbiri ardına
boşalttılar bataklığa.
Böylece Lenin'i onurlandırarak kendilerine kazanç sağladılar
ve kendilerine kazanç sağlayarak onurlandırdılar onu
ve böylece de gösterdiler onu iyi anlamış olduklarını.
-Bertolt Brecht, 1929
(Türkçesi: Hilmi Tezgör)
Monday, January 1, 2024
Saturday, November 18, 2023
İstasyon*
İncirliova’ya kaç defa gittiğimi tam olarak hatırlamıyorum. 70’li yılların sonlarında, üç ya da dört defa olmalı... Bir de bunlardan 35 yıl sonra bir kez daha gittim. Bu son gidişimde de, aynı eskiden olduğu gibi tren istasyonunda zaman geçirdim. Rayların üzerinde ve terk edilmiş depolarda dolaştım, çürümeye bırakılmış vagonların etrafında yürüdüm; birkaç da fotoğraf çektim. İstasyondan geçen tren sayısı pek değişmemişti. Bina restorasyon geçirmiş ama eski havasını çok da kaybetmemişti. Oysa otoyolun ikiye böldüğü kasaba için aynı şeyi söyleyebilmek zordu.
Çok küçük yaşlarımdan beri trene biniyorum. Biniyorum çünkü
yaşadığımız büyükşehirde akrabalarımız bizden uzakta otururdu ve biz
bayramlarda ailece onları ziyarete giderdik. En ekonomik ve rahat ulaşım yolu
olduğu için de trene binerdik. Koku ve ses, bu ikisi, istasyonda ya da
trendeyken beni en fazla etkileyen şeylerdi. Yakıtın ahşap traverslerde ve
demirde bıraktığı koku ile trenin giderken çıkardığı yarı-ritmik ses..
Başka bir eve taşınmamız da bizi trenden uzaklaştırmadı.
Yaz tatillerinde de ailece tren yolculukları yaptık. 70’lerin Türkiye’sinde,
Batı Anadolu’da tren yolculuğu nasıldır bilirim ben. En düşsel ama en zevkli
anılarım ise gecenin ortasında -mesela Dinar’da- tren durduğunda satıcılardan -bazen-
alıp yediğimiz minik şiş kebaplardı. Ayran da olurdu yanında ve bu ikili bana
çok lezzetli gelirdi. Bugün de yolculuk etmem gerektiğinde tercihimi trenden
yana kullanırım.
Babamın askerden yakın arkadaşının daveti üzerine, bir yaz tatilinde
gitmiştik İncirliova’ya. Yedi yaşındaymışım, ilk gidişimizde. Sonra üst üste,
birkaç yaz boyunca gitmeye devam ettik. Ayşe Teyze ve Mestan Amca’nın evi tren
istasyonuna yakındı. Akşama doğru kasabalılar kapılarının önüne çıkar, çay
içer, mısır, çekirdek yer, sohbet ederlerdi. Bu böyle gece geç saatlere kadar
sürer gider, kimin ne zaman içeri girip akşam yemeğini yediği (ve tekrar kapı
önüne çıktığı) pek belli olmazdı. Akşamları güzeldi; hava serinlemeye başlarken
insan sıcaklığı hâkim olurdu havaya. Ama özellikle öğle sonraları sıkıcıydı ve
benim için tek heyecan verici şey, İncirliova tren istasyonundan geçen
trenlerdi. Günde, hatırladığım kadarıyla 7-8 tren geçerdi istasyondan.
O sıkıcı öğle sonralarının birinde istasyona gittim. Küçük
binanın içinde bir çay ocağı vardı, ama ben dışarıda duran ahşap masalarından
birine oturdum. Daha doğrusu oturma cesaretini gösterdim, çünkü yabancı bir
yerdeydim, küçüktüm ve çekingendim. Gazoz istedim. Maalesef hangi marka gazoz
satılırdı orada tam hatırlayamıyorum, ama Kocataş ya da Topçam gibi bir ismi
vardı. Gazozu içerken bir tren geldi. İnenler binenler oldu, sesler duyuldu,
bir canlılık oldu. İstasyon kapısının yanında asılı tabelada hangi saatte hangi
trenin duracağı yazılıydı, bunu daha önceden görmüştüm. Gidip o tabelaya baktım:
tren tam zamanında gelmişti. Her nedense hoşuma gitti bu. Bir sonraki tren de
zamanında mı gelecek acaba, diye geçti aklımdan, ama gördüm ki o trene daha iki
saatten fazla zaman vardı. Gazozumu içip eve döndüm.
Nasıl vakit geçirdim bilmiyorum ama keyifle ve heyecan
içinde, bir sonraki trene 10 dakika kala istasyondaydım yine. İleri geri
yürüdüm, oyalandım. Oyalanırken gözüm hep Aydın yönündeydi. Ve evet, az sonra uzaktan
bir düdük sesi geldi ve beklenen tren yine tam zamanında istasyonda durdu. Günü
yedi-sekiz parçaya bölen ve her seferinde kasabaya bir hareketlilik getiren bu
rutin, benim eğlenceme dönüştü zamanla. Genelde istasyona 10-15 dakika erkenden
geliyordum. Kullanılmayan raylara indiğim, onları dikine keserek dolaştığım da
oluyordu. Bir de kirlenmemiş, katlanmamış açık yeşil renkli biletleri
topluyordum. Bunları yerden alırken kimseye görünmediğimi düşünüyordum. Tren geldikten
sonra da, sanki bir görevim varmış da onu tamamlamış gibi, iyi bir hisle eve ya
da sokağımıza dönüyordum. Sabah 11 gibi gelen bir yolcu treni mesela, en
sevdiğimdi, çünkü hem insan getirirdi, hem de ailece edilen kahvaltı sonrası
evden çıkmak için bahaneydi. İstasyonda gazoz içeceğimi, yani doğruyu
söylüyordum babama. Zaten kasabanın atmosferi güven veriyordu hem bana hem de
bizimkilere. Kaybolsam bile birisine Mestan Amcalarda kalıyoruz derim ve
nasılsa yolu gösterirler, diye düşünüyordum.
35 yıl sonra İncirliova’ya giderken ateşim yüksekti. Önce
Germencik’te durdum. İstasyon kötü bir restorasyon geçirmişti, üzüldüm. Biraz
sokaklarda dolaştım. Satılığa çıkarılmış, bahçe içinde bir köy evini, daha
doğrusu bir harabeyi gezdim. Harabeydi evet, ama güzeldi. O evi alıp orada
yaşamayı hayal ettim. Sonra İncirliova’ya devam ettim. İstasyona adım atarken
içim ürperdi. Dediğim gibi, büyük bir değişiklik yoktu istasyonda, ama o gazoz
içen çocuğun duygusu da orada yoktu ve geri çağrılabilecek gibi de değildi. Sokaklara
daldım, etrafa bakınarak dolaştım, hâlâ geniş ve gürültüsüzdüler. Bir zamanlar
kaldığımız evi bulmam zor olmadı. Önünde çocuklar toplanmış oynuyordu ve birinin
bile suratı asık değildi. Onlarla oturdum, sohbet ettik; hatta biraz da top
oynadım. Ateşim düşmeye başlamıştı.
Geçen 35 yıl, orada çocukken geçirdiğim yazları asla unutturmadı bana. Orada, yabancısı olduğum için nedense biraz mahcubiyet duyduğum, bu mahcubiyetin can sıkıntısına karıştığı, ama bir yandan da içimi hep sıcak tutan bir şeyler vardı. Tabii bunları şimdi geriye dönüp bakarak söylüyorum. Zamanın bölünmesine ilk orada ihtiyaç duymuştum. Sıkıntı bölününce tahammül edilebilir bir şeye dönüşüyordu. Zamanın geçmesini istiyor muydum peki, işte bunu bilmiyorum, hatırlamıyorum.
Hilmi
Tezgör
*Bu hikâye Kasım 2020'de Virüs dergisinde yayımlanmıştır.
Tuesday, November 7, 2023
Kuklalar
Monday, October 9, 2023
Fotoğraftaki Masal
Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, 40 yıl önce vurularak öldürülen devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’nın ölümünün ardından yazdığı yazıda, Rembrandt’ın söz konusu resmi ve Che’nin Vallegrande köyündeki ölümünün ardından ‘sergilenirken’ çekilmiş olan fotoğrafı arasındaki ilginç benzerliğe dikkat çekerken, bir yandan da aslında bunun şaşılacak bir şey olmadığının altını çiziyor. Çünkü her ikisi de bir ölüyü temsil ediyor ve nesnel olarak inceleme yapılırken çekilmiş ya da resmedilmiş. Berger, önemli olanın, fotoğrafın temsil ettiğinden çok, dünyanın durumuna katlanamayarak kendi yolunu çizen Che Guevara’nın tasarlanarak seçilmiş ölümü olduğunu söylüyor. “Tasarlanan ölümü, ona, dünyayı değiştirmenin zorunluluğunu gösterdi. Tasarlanan ölümünün verdiği hak sayesinde, bir insan için zorunlu onurla yaşamayı başarabildi,” diyor İngiliz yazar. “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, eğer savaş sloganlarımızı başka bir kulak duyacak, silâhlarımızı kullanmak için bir başka el uzanacaksa ve başkaları, makineli tüfeğin kesik güçlü ezgisiyle, yeni savaş ve zafer sloganlarıyla ağıtlar yakmaya hazırsa, hoş geldi,” diyen de Guevara değil miydi zaten? O ne yaptığının fazlasıyla farkında olan bir insandı.
9 Ekim 1967 tarihinde devrimci lider Ernesto Che Guevara, CIA ajanı Felix Rodriguez’in sağladığı istihbaratı kullanan Bolivya ordusu tarafından ormanlık bölgede yakalanıp, çatışmada öldüğü sanılsın diye defalarca bacaklarından vurularak öldürüldü. Sonrasında yapılanlar da bir giz değil artık. Guevara’nın 5 Mart 1960’ta Alberto (Diaz Gutierrez) Korda tarafından çekilen fotoğrafı, 47 yıldır dünyanın en tanınmış fotoğrafları arasında yer alıyor. 200’den fazla objenin üstünde bu fotoğrafın baskısına rastlanabiliyor: Tişört, çanta, rozet, sigara kutusu, şapka, pul, poster, şarap şişesi, matruşka bebekler, aklıma ilk gelenler. Korda, 136 Kübalının öldürüldüğü bir saldırının ardından düzenlenen ve Che’nin de katıldığı cenaze töreninde çekmiş bu ünlü fotoğrafını. Che’nin yüzündeki “öfkeli ve üzüntülü” ifadeden çok etkilendiğini söylüyor. Esas çerçevede bir adamla palmiye yapraklarının arasında duran ‘Commandante,’ daha sonra fotoğrafçı Korda tarafından izole edilmiş ve bu ‘ikonik’ imge doğmuş.
John Berger gibi fotoğraf sanatıyla ilgilenmiş, bu konuda (da) derinleşerek düşünce üretmiş yazarlardan biri olan Susan Sontag, ölümünden sonra “Che’nin ilham verici güzel bir masala dönüşmesine izin vermememiz gerektiğini” söylemişti. “Onun eşsizliğini vurgulamak, onu çağdaş dünyanın tartışmalı bir siması olarak görmek çok daha iyidir.” Ancak, zaman içinde Sontag’ın söyledikleri gerçekleşemedi ve Che bir tür masala dönüştü. Yine de, onun hakkında bilinen doğruların pek azı bile bugün birçok genç insan için esin kaynağı olmaya ve devrimci olarak bilinçlenmeye yol açabiliyor.
Cesareti ve idealistliğiyle Che, yoz devrimci geleneğin tam karşısında duruyordu. Daha doğrusu durmuyor, sürekli hareket ediyordu. Çünkü biliyor ve söylüyordu: “Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Ona ithafen yazılan sayısız şiirden birinde, İngiliz Christopher Logue şöyle diyordu: “Aralık. Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar. / Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum: / CHE YAŞIYOR!”
*Bu yazı 7 Ekim 2007 tarihli Radikal 2'de yayımlanmıştır.
Sunday, September 24, 2023
55'lik Türkçe Edebiyat Seçkisi (Tiyatro/Öykü/Roman)
Ahmet Haşim / Frankfurt Seyahatnamesi
Ahmet Mithat / Müşahedat
Ayhan Geçgin / Son Adım
Barış Bıçakçı / Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Bilge Karasu / Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
Elif Şafak / Mahrem
'Emine' Sevgi Özdamar / Hayat Bir Kervansaray
Fakir Baykurt / Kaplumbağalar
Füruzan / Öyküleri
Haldun Taner / Keşanlı Ali Destanı
Halide Edip / Yeni Turan
Halit Ziya / Mai ve Siyah
İhsan Oktay Anar / Puslu Kıtalar Atlası
Kemal Bilbaşar / Denizin Çağırışı
Kemal Tahir / Esir Şehrin İnsanları
Latife Tekin / Berci Kristin Çöp Masalları
Leyla Erbil / Cüce
Mahmut Makal / Bizim Köy
Memduh Şevket Esendal / Öyküleri
Metin Kaçan / Ağır Roman
Mithat Cemal Kuntay / Üç İstanbul
Murat Uyurkulak / Tol
Murathan Mungan / Kırk Oda
Nahit Sırrı Örik / Kıskanmak
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar
Oktay Rifat / Bir Kadının Penceresinden
Orhan Kemal / Öyküleri
Orhan Pamuk / Sessiz Ev
Ömer Seyfettin / Öyküleri
Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası
Refik Halid Karay / Öyküleri
Reşat Enis / Afrodit Buhurdanında Bir Kadın
Reşat Nuri Güntekin / Ateş Gecesi
Sabahattin Ali / Öyküleri
Sait Faik Abasıyanık / Öyküleri
Sevgi Soysal / Yenişehir’de Bir Öğle Vakti
Sevim Burak / Yanık Saraylar
Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
Tezer Özlü / Çocukluğun Soğuk Geceleri
Tomris Uyar / Öyküleri
Vasıf Öngören / Asiye Nasıl Kurtulur?
Vedat Türkali / Fatmagül’ün Suçu Ne?
Vüs’at O. Bener / Buzul Çağının Virüsü
Yakup Kadri / Yaban
Yaşar Kemal / İnce Memed
Yusuf Atılgan / Anayurt Oteli
ÇOCUK RESMİ
Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...
-
ŞARKIDAKİ ŞİİR'den 12 yıl sonra, modern müzik üzerine ikinci kitabım çıktı. BiR PLAKTAN İÇERİ, Billie Holiday'dan Ozzy Osbourne...
-
Kuklalar Alman kuklaları Yahudileri yaktı Yahudi kuklalar seçim yapmadı Kukla akbabalar ölüleri yer Kukla cesetlerden beslenir Kukla rüz...
-
https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-423-temmuz-2024/10173/ceza-somurgesinde-acik-havada-karabasan/12860 Franz Kafka 1915 tari...







