Saturday, June 15, 2019

Bir Ülkeye Güvenmek


"Aslında kimse anadilinden, kültüründen kopup gitmek istemez. Kalabilmek için dayanır, mücadele eder, bekler. Çünkü gitmek, birçok şeyi geride bırakmak anlamına da gelir. Yalnız dilini ve kültürünü değil, evini, arkadaşlarını, bağlarını, bağımsızlıklarını da.."

https://t24.com.tr/k24/yazi/heimat,2324?fbclid=IwAR35e3LsThsxTumL1Ih89lL9Km571Q-phQTPRtexTI-VQSCKMYurobPMXGo

Sunday, February 24, 2019

Balkan Savaşı

Yaşlı, hasta bir adam yola düşmüş gidiyordu. Derken dört genç adamın üstüne çullandı ve varını yoğunu aldı. Yaşlı adam üzgün üzgün yoluna devam etti. Ama az sonra bir köşe başında baktı ki haydutlardan üçü dördüncüye çullanmış, çalınan malları ondan almaya çalışıyor. Kavga sırasında, kendisinden çalınanların yere düştüğünü gören yaşlı adam onları sevinçle yerden aldı ve hemen oradan uzaklaştı. Fakat vardığı ilk kentte yakalandı ve yargıcın önüne çıkarıldı. O dört genç yine bir olmuş, gelmiş, kendisini suçluyorlardı. Yargıç ise şu kararı aldı: Yaşlı adam her şeyini gençlere vermek zorunda. “Çünkü” dedi bilge ve âdil yargıç, “verilmezse bu dördü ülkede karışıklık çıkarabilir.”
Bertolt Brecht
Türkçesi: H.T.

Monday, February 18, 2019

Kılavuz’un Bahçeleri*


“Usun uykuya dalması, canavarlar üretir.”

“Okuma da, yıllar yılı uğraşılarak öğrenilen işlerden. Kılavuz’un kolay okunduğunu sanıyorum. Gene de okurdan okura, okumalar değişik olmayacak mıdır? Ne dersiniz?” diye sorar Bilge Karasu, 1990 tarihli ikinci romanının ardından kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde. Sorusunun cevabı elbette ki “evet”tir. Kılavuz, yazarın birçok metninin aksine yalın bir dille yazılmış, kolay okunan, sürükleyici, ama aynı zamanda her zamanki gibi sağlam örülmüş, çok kapılı ve katmanlı bir metin.
Jorge Luis Borges’in sevilen bir eğretilemesine göre orman, yolları çatallanan bir bahçedir. Umberto Eco’nun Borges’ten esinlenerek isimlendirdiği Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti kitabında da vurguladığı gibi, nasıl ormana giren birisi kendi güzergahını kendisi belirliyorsa, okur da bir anlatı metnini okumaya başladığında her an seçimler yaparak güzergahını belirler. “Hatta bu seçim zorunluluğu herhangi bir sözel anlatım düzeyinde, en azından bir geçişli fiilin belirdiği her durumda kendi gösterir.”[1] der Eco. Bilge Karasu’nun Kılavuz’unda ise Borges’in bu bahçesinin çeşitli kapıları vardır. Bu kapılardan istediğini seçebilen okurun, bahçenin içindeki tercihleri de bu minvalde olacaktır. Kılavuz bir aşk romanı olarak, fantastiğe yakın bir polisiye öykü olarak ya da bir kendini geliştirme öyküsü olarak okunabilir; hatta bu okuma/yorumlama çeşitleri çoğaltılabilir de. Anlatının oldukça görsel hatta sinematografik bir tarafı olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Öte yandan, metnin yapısını bir klasik müzik bestesi gibi kurduğunu Karasu’nun kendisi dile getirmiştir zaten.
*
Kılavuz, eserin ana karakteri Uğur’un dilinden anlatılır. Üç bölümden oluşan romanın birinci bölümü Uğur’un başvuracağı iş ilanını veren Yılmaz Bey’in evindeki ilk güne ayrılmıştır; yani Uğur’un yeni işindeki ilk gününe... İkinci bölümde ise evde geçirilen on üçüncü gün anlatılır. Bu bölümde okur Uğur’un güncesini (güncesinin belki de son halini) izler. Üçüncü bölüm ise on dört ile on beşinci günleri ve Uğur’un Yılmaz Bey’e yazdığı anlaşılan bir mektubu içerir. Kurgunun tamamı, toplamda on beş günü kapsamaktadır.
Bir sahil kasabasındaki kiralık evinde tatilini geçirirken arada karabasanlar gören Uğur, gazetede gördüğü “Yaşlı Beye Refakatçi Aranıyor” ilanı üzerine telefon eder ve sanki araması bekleniyormuş gibi hemen işe alınır. Uğur ve ‘işveren’ Yılmaz Bey’in sanki birbirlerini daha önce görmüş gibi hissetmeleri ve böyle davranmaları Uğur’u içten içe tedirginliğe sürükler. İlanı veren Yılmaz Bey on iki günlük bir yolculuğa çıkacaktır. Uğur’dan, bu süre boyunca ‘amcası’ olduğunu söylediği (ama aslında hocası olan) Mümtaz Bey’e refakat etmesini ister. İşte üçüncü roman kişisi de bu yaşlı ‘amca’, yani Mümtaz Bey’dir. Evde hizmetçi Eminanım vardır, ama anlatı boyunca hiç konuşmaz ve pek ‘görüntüye girmez.’
Monologların önemli yer tuttuğu romanda gelişen tuhaf olaylar Uğur’un düşlerine karışmaya başlar. Düşlerinde, Uğur, kendisinin sebep olmadığını düşündüğü bir ölüm yüzünden suçlanmaktadır. Yılmaz Bey’in işlerinde ihtiyaç duydukça çağırdığı taksinin sahibi İhsan’la tanışmasını da, Uğur ilk gördüğünde kafasında kurgulamıştır. Bu kurgu gerçekleştikten ve ikisi tanıştıktan sonra çok çabuk yakınlık kurar ve sevgili olurlar. İhsan da Kılavuz’un dördüncü kişisidir. Yılmaz Bey’in tanımladığının neredeyse tamamen tersi bir karaktere sahip olan Mümtaz Bey’in de (onun aksi ve zor biri olduğu söylenmiştir) aralarına katılmasıyla kitap ivme kazanır. Gördüğü düşlerle olup bitenler birbirine karıştıkça Uğur bunları yazmaya başlar ve ilişkileri geliştikçe Mümtaz Bey ile İhsan’a okutur da.
Yılmaz Bey’in eve dönüşü ise anlatının sonu olarak da görülebilir, gerilimin çözülmeye başladığı yer olarak da. Aslında Yılmaz Bey’in kardeşi olan Bülent, dostu Uğur’u gücendirerek yıllar önce Amerika’ya gitmiş ama orada kanser olduğu anlaşılınca, bunu Uğur’u gücendirmesinin “nesneleşmiş” hali olarak kabul ederek tedaviyi reddetmiş ve ölmüştür. İşte, Uğur’un düşlerini bilmeden sonsuz bir karabasana dönüştüren bu durumdur. Yani Bülent kendi eliyle ölmüştür ama bir yandan da, Uğur bilmeden, onun elinden. Uğur’un içini kemiren kurt budur. O, işitmediği ve işlemediği bir cinayetin suçluluğunu taşımaktadır. Yılmaz Bey ise kardeşi Bülent’teki fotoğraflardan Uğur’u teşhis etmiştir.
*
Kılavuz’u bir aşk romanı olarak okumak mümkündür; ama bunun yerine romanda sevgi temasının önemli bir yer kapladığını söylemek daha uygun olur. Kılavuz’un, “korkunç edebi yaratıcılığının yanı sıra, cinsellikten daha önemli olarak, sevme/sevilme ilişkilerinin iktidar ilişkileri çerçevesinde tartışan ve bu tartışmaya okuyucuyu zorunlu olarak katılmaya zorlayan önemli bir yapıt” olduğunu söyleyen İsmail Ertürk’e göre “bu yapıtta, ‘toplumsal’ boyutuna da gönderme yapılır kişilerin birbirileriyle olan sevi ilişkilerinin. Çünkü bireylerin toplumsal projeleri, siyasi davranışları, ikili ilişkilerini belirleyen zımni (örtülü) ya da açık ‘etik’ görüşlerinin bir türevidir. Kılavuz, toplumsal düzeyde ortaya çıkan siyasi görüş ve tavırlarla: ikili ilişkilerin pratiğini belirleyen, özellikle de cinsel ilişkiyi de içeren ikili ilişkilerin pratiğini belirleyen ‘etik’ görüşün ayrılamazlığı, birbirleriyle içiçeliğini”[2] göstermektedir.
Roman, söz konusu Uğur-İhsan ilişkisi örneğinde sevgi, sevgisizlik, sahiplenme, sahiplenilme, bencillik, fedakarlık, nezaket, sorumluluk gibi duygu ve davranışları da sorgular. Uğur için, Bülent’in ölüm haberini iki yıl gecikmeyle öğrenmesi, kendini suçlu hissetmesi ve karabasanlı bir hayat sürmeye başlamasının ardından İhsan’la tanışması, onun yaşamında yepyeni bir sevgi, bir hayat bağı olur. Romanda Uğur’un bu iki ilişkisindeki davranış biçimleri karşılaştırılır, dolayısıyla ayrılık ve ölüm de kaçınılmaz kavramlar olarak okurun karşısına çıkar: “Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken –ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak isteğinden ilerigeliyor da olabilir. Senin sözündü: ‘İkimizle ilgili kararlarını kendi kendine veren bir sevgili karşısında,’ öyleydi, değil mi?, ‘çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.’ Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için...”[3] Uğur, Bülent’e karşı gerekeni yapmadığından duyduğu suçluluk hissini İhsan’a gösterdiği sevgisiyle aşmaya çalışır gibidir. Uğur’un yanı sıra İhsan da nazik ve şefkatlidir. Romanın sonundaki kazada İhsan ölmez, yaralanır. Uğur ona bakarak konuşur: “Bir yeri ağrıyanın karşısındaki çaresizliğimizi, anlamsızlığımızı hep biliriz. O kişi sevdiğimiz bir insansa büsbütün işe yaramaz görünür ellerimiz, sözlerimiz, çırpınıp dursak da. Ama dudaklarımız büsbütün işe yaramaz değil; öğreniyorum... Yeniden...”[4] Uğur, ‘yepyeni bir ülkeye’ varmış gibidir, evine döndüğünde. “Gerçek entrika, Yılmaz Bey ile Mümtaz Bey’in, Uğur’un İhsan’la tanışmasını ve dost olmasını sağlayarak; Bülent’le ilgili duyduğu vicdan azabına melhem olabilecek bir yaşamsal çözümü kurma ‘komplo’sudur –hızlı ve uz elin ittiği kılavuz bunu sağlar.”[5]
*
Berna Moran’nın da dediği gibi Kılavuz “fantastiği içeren ve tür olarak gotik ile polisiye [roman], karışımı”[6] bir roman olarak da okunabilir. Borges’in ‘bahçe’sinin bir kapısı da buraya açılır. Uğur, kendini “yazılmamış bir polis romanının abuk subuk bir kişisine”[7] benzetirken gerilim henüz artmaktadır. Aynı sayfada, içinde bulunulan durum “bir perili köşk filmine” de benzetilir. Olaylar gelişirken, saat de dakikası dakikasına okura verilmektedir.
Yılmaz Bey’in giderken Uğur’un ilginç bulacağını düşünerek bıraktığı video kasetini seyrettiğinde, Uğur, filme çekilenin kendi düşleri olduğunu görür. Mümtaz Bey’in bazı yabancı turistlerle İhsan’ın da tanık olduğu konuşmaları ve sonra bu kişilerin ölü bulunmaları metindeki polisiye öğelerdendir ve bunlar İhsan ile Uğur’da soru işaretleri yaratırlar. “Bilge Karasu korku ve cinayet romanlarının gizemli atmosferini sağlamak için bu türe yakışır motiflerle bezer öyküyü. Sözgelimi korku romanları geleneğinde yeri olan kedi [Gümüş] motifini Kılavuz’da da buluruz.”[8] Bunlarla birlikte Uğur başından beri anlamadığı ve bilmediği bir oyunun içinde olduğunu düşünmektedir, çünkü birçok şey ona tuhaf gelmektedir. Ancak zamanla bu gizemli olayların ‘çoğunun’ mantıklı ve rasyonel açıklamalarının olduğu ortaya çıkar. Belirtildiği gibi Uğur, Yılmaz Bey’i önceden gördüğünü düşünmüştür, çünkü Yılmaz Bey Bülent’in kardeşidir. Yılmaz Bey de Uğur’un yüzünü Bülent’teki fotoğraflardan tanımıştır. Ayrıca Mümtaz Bey’in yabancı turist ölümlerinden haberi bile yoktur. Video kaseti çözülmemiş bir mesele olarak kalır metinde.
Bilge Karasu, kara dizilere yakınlığı, sevgisi bilinse de “Kılavuz böyle bir dizide yayımlanacak bir kitap sayılır mıydı, bilemem; orada çıkmasını ben ister miydim? Hayır,”[9] diyor bir söyleşisinde. Sonuçta, polisiye öğelerin Kılavuz’un okunmasına sürükleyicilik kazandırdığı kesindir. Metnini bir müzik parçası gibi kurarken, yazar da metnin ‘hızlı’ bulunmasını istemiştir zaten. Yani Kılavuz’da hareketlilik, ritim ve devinim söz konusudur. “Kılavuz’un bir sonat olacağına karar vermiştim. Allegro guisto’yu tutturmak güç olmadı. Tempoyu, elbet, biçem verecekti. Ancak II. bölümde Andantino olmalıydı; fazla ağırlaşmak istemiyordum. III. Bölüm, ilkinden daha hızlı olmalıydı ama biraz daha yalın da olmalıydı.”[10]
*
Kılavuz’un bahçe kapılarından bir diğeri de kendini geliştiren, kendini bulan, ‘büyüyen’ bireylere açılır. Henüz ikinci sayfadaki monologlarından birinde Uğur şöyle der: “‘Aç gözlü olma!’ Çocukken çok işittim bu lafı. Ayağıma gelen fırsatı tepmemek açgözlülük mü olurdu?...”[11] Çocuk olma hali, Uğur ve İhsan’da metin boyunca örneklenir. İhsan’ın Uğur’u müşteri olarak almak için diretmesi çocukça bulunur. Duş yaparken çıplak göründüğünde de İhsan’ın halini Uğur, arkadaşlarıyla denize giren bir çocuğa benzetir. Ancak gittikçe ikisi de bilgilenmeye, olgunlaşmaya başlar. Uğur, neyin gerçek neyin kurgu olduğunu anlar. Yılmaz Bey’in döneceği günün sabahında Uğur, “Değiştiğimi, çok değiştiğimi duymak, sanmak başka, biriyle konuştuğumda görüp farkına varmak çok daha başka bir şeydi”[12] der. Sevginin, sorumluluğun ne olduğu konusunda da büyük aşama kaydettiği kitabın sonuna gelindiğinde aşikardır. Tatilin nasıl geçti diye sorulursa kendine vereceği cevap şöyle olacaktır: “Çok ilginçti, diyeceğim, çok şey öğrendim, diyeceğim... Bir ara, değiştiğimi, çok değiştiğimi sandım. Çok geçmeden anladım değişenin ne olduğunu: Yaşamım değişmiş. Hem de şaşırtacak ölçüde... Düşlerim de değişti.. Ölmeği beklemiyorum artık, ölmem gerektiğini söyleyen kimse yok.”[13] İhsan da Uğur’un yazma eylemine paralel olarak değişir, kendini değiştirir. Romanın başlarında “Taksi lazım mı ağabi?” diye soran kaygısız, sığ, kültürsüz, içkili bir şöförden “derinlikli bir bilgeliği yansıtmaya koyulur”[14]: “(Mümtaz Bey) gazete, dergi değil kitap okuyordu. O kahvede ben de saatlerce oturup kitap okuyordum.”[15]
Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında detaylandırarak üzerinde durduğu gibi Kılavuz’da da ‘kahraman’ yola çıkmış, güçlüklerle savaşmış, sevgiliye kavuşmuş ve benliğini bulmuş halde evine dönmüştür. “Kılavuz’a (..) bir oluşum romanı, bir olgunlaşma öyküsü, bir eve dönüş öyküsü olarak bakılabilir.”[16] Üstelik, benliğini bulmuş halde eve dönen, bir değil iki kişidir.
*
Kılavuz düş, aşk-dostluk-bağlılık, okuma-yazma, suç, ölüm, av/avcı, usta/çırak gibi, Karasu metinlerinde sıkça rastlanan birçok izleğe de sahiptir. Bu izlekler arasında belki de en önemlisi ‘düş’tür. Kitap şöyle başlar: “Gazetedeki ilanı, üçüncü düşü gördüğüm gecenin sabahı okudum.” Okura, düşler, üçüncüsünden başlayarak geriye doğru verilir. Üçüncüsünde, ölmek üzere bir mindere uzanan bir genç (Uğur), çocukluğuna ve yaşlılığına gidip gelir: “Ölmeniz gerektiğini bilmenizi beklerdik doğrusu (...) Öldürenler ölmeli, değil mi ama?”[17] denir ona. İkincisinde, düşü görenin öldürdüğü insanlarla karşılaşılır. Bu kez ona, “Gördün ya, hepsini de sen öldürmüş oldun”[18] denir. İlkinde ise, düşü gören, birisini ya da birilerini öldürdüğü için suçlanır: “Hepsi yakınınız; hepsi sevdiğiniz insanlar. Ara ara sevginizin yeğinliğine ya da tutsak ediciliğine dayanamayıp öldüklerini, kurdunuz, düşündünüz. Onları belki de öldürdüğünüzü, öldürttüğünüzü düşlediniz.”[19] Böylece yine, Uğur’un işitmediği ve işlemediği bir cinayetin suçluluğunu taşımasına gelinir. Kişi, “fiilen bir şey yapmamış olsa bile-ölen kişi onu kendisinin öldürdüğünü düşünmüşse sorumludur.”[20] Bu arada Uğur’un düşlerinin yalnızca üç tane olmadığını ve daha sonra da sürdüğünü eklemek gerekir. Bu üç düşten sonra Uğur da artık neyin gerçek neyin düş olduğunu bilemez: “Ancak şimdi, birdenbire, anladım gördüğümün düş olmayabileceğini...” Mümtaz Bey, İhsan ve Uğur’a bir düşün içinde olduklarını söyleyince, Uğur, “Düşler her zaman kaygı verici olmaz ya… Mutlusu da vardır, arada bir,”[21] diye cevap verir. Oruç Aruoba’ya göre Kılavuz’a “bir bütün olarak tek bir düş”[22] olarak bakılmalıdır.                                                                                    
Metin boyunca bir ‘yazma’ ve ‘okuma’ eylemi söz konusudur. Uğur da, Mümtaz Bey de, Yılmaz Bey de yazar ve okurlar. Uğur’un günlüğü metin boyunca yazılır ve okunur. “Mümtaz Bey ve Yılmaz Bey’in araştırmalarının genel çerçevesi şudur: ‘İnsanlar kendilerini nasıl bilir, nasıl tanımlarlar?’ İhsan da ekler: ‘Dirime, ölüme bakışlarında da bir ayrım yaratmıyor mu bu... insanlarda?[23] Aruoba bu tanımın, bu alanın ‘edebiyat’ olduğunu söyler.
“Neyi ne kadar doğru aktardığımı bilemem; eninde sonunda usumda kalanı yazıyorum. Belki de ağır ağır, farkına varmaksızın, uydurmağa, bir öykü yazar gibi yazmağa başlıyorum,”[24] diyen Uğur’un yazmaya başlamasıyla birlikte İhsan da okumaya başlar ve bu sıkça dile getirilir. Karasu’nun bütün metinlerinde yazma ve okuma eylemi okurun karşısına çıkar. “Burada yazma ile ‘kurma’ arasındaki ilişki, düşlerin, düşlerle gerçek hayat arasında kurulan bağlantıların ve bunlardan çıkarılan sonuçların da birer ‘kurma’ olmasında”[25] yatmaktadır. Yazar, yazdıklarının bir kurmaca olduğuna özellikle dikkat çeker.
Cem İleri, Kılavuz’un “okuma ile ilgili bir kurmaca” olduğunu vurgular: “Tek konusu belki de nasıl okuduğumuzu anlamaya çalışmaktır. Okurun imgelemi nasıl çalışır, okumanın farklı zamanları nasıl işler? (…) Kılavuz’un Karasu yapıtı içindeki yeri de bundan kaynaklanmaktadır. Anlatı ‘nasıl daha iyi anlatırım’ sorusuyla ilgilenmez.”[26]
*
Kılavuz ilk baskısı için yayınevine giderken bir alt-başlığa sahipmiş: “TV için Düşünülmüş Bir Karabasan”. Daha sonra Karasu böyle bir alt-başlığın olmamasını daha uygun bulmuş: “Roman denebilirdi ama denmedi. Nitelemelerden kaçıyor değilim ama bundan sonra yayımlanacak anlatılarım uzun olsun, kısa olsun, nitelemesiz çıksın diye düşünüyorum. ‘Anlatı’ olmaları yeter.”[27] Bu alt-başlık olsaydı eğer, okur metne giriştiğinde biraz şaşırabilirdi belki. Zira yazın, güneşli, sakin ve aydınlık bir sahil kasabasında kurulan atmosfer, ‘karabasan’ kelimesini uzak tutuyor insanın zihninden. “Ama metne girdikçe karşılaşılan öğeler, yani esrarengiz ölümler, düş mü gerçek mi belli olmayan olaylar, cinayetler, kazalar, bir karabasanın içinde olduğumuzu sık sık duyumsattırıyor bize.”[28] ‘Kılavuz’ sözcüğü ise metinde sadece bir kez kullanılıyor: “Sanki her şey, birinin, örneğin Uğur’un düşlerinden birinde olup bitiyor; sakın alınma Uğur, benim düşüm, ya da Mümtaz Beyin düşü de olabilirdi bu dediğim... Ama pek garip bir yerlerden geçiriliyor gibiyiz... Bir... Bir... Bir picama lastiği gibi! (…) Bir çengelli iğneye takılmış bir lastik... Bir el var, hızlı, uz... Kılavuzu iter kumaşın içinde...”[29]
*
Umberto Eco, ‘Olası Ormanlar’ ismini verdiği konferansında “Anlatılar okumak, gerçek dünyada gerçekleşmiş, gerçekleşmekte ve gerçekleşecek olan uçsuz bucaksız şeylere bir anlam vermeyi öğrendiğimiz bir oyun oynamak demektir,”[30] diye konuşur. İşte bu oyunun oynandığı bir bahçeler bütünü, Kılavuz. Yazar olma çabası ve bunun aşamalarının, bu süreçteyaşananların, bu sürece eşlik eden insan ilişkilerinin, bu ilişkilerin etiğinin bir öyküsü. Aydınlık bir atmosferde, karanlıkların(ın) bilincine vararak aydınlanmanın peşinde koşanların öyküsü. “Ama işin en önemli yanı, okurların nasıl okudukları...”[31]



Kaynakça:
Akatlı, Füsun-Gürsoy Sökmen, Müge (haz.). Bilge Karasu Aramızda, İstanbul: Metis Yayınları, 1997.
Aruoba, Oruç. “Kılavuz’a Kılavuz”, Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991.
Eco, Umberto. Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, 3. bs. İstanbul: Can Yayınları, 1996.
Ertürk, İsmail. “Cinsellik, Etik ve Eşitlik” (son erişim: 1995)
Gürbilek, Nurdan. Yer Değiştiren Gölge, İstanbul: Metis Yayınları, 1995.
İleri, Cem. Yazının da Yırtılıverdiği Yer: Bir Bilge Karasu Okuması, İstanbul: Metis
Yayınları, 2007.
İleri, Selim. “Kılavuz: Önce ve Sonra”, Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991.
Karasu, Bilge. “Yazılı Sorulara Yazılı Yanıtlar”, Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991.
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998.




[1] Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, 3. bs. (İstanbul: Can Yayınları, 1996), s. 13.
[2] İsmail Ertürk, “Cinsellik, Etik ve Eşitlik” (İnternet, 1995)
[3] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 48.
[4] A. g. e., s. 108.
[5] Oruç Aruoba, “Kılavuz’a Kılavuz” (Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991), s. 130.
[6] Berna Moran, “Bilge Karasu’nun Kılavuz’u”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1998), s. 120.
[7] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 23.
[8] Berna Moran, “Bilge Karasu’nun Kılavuz’u”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1998), s. 121.
[9] Bilge Karasu, “Yazılı Sorulara Yazılı Yanıtlar”, (Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991), s. 135.
[10] A. g. y.
[11] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 8.
[12] A. g. e., s. 43.
[13] A. g. e., s. 90.
[14] Selim İleri, “Kılavuz: Önce ve Sonra”, (Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991), s. 133.
[15] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 59.
[16] Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge. (İstanbul: Metis Yayınları, 1995), s. 199.
[17] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 10.
[18] A. g. e., s. 19.
[19] A. g. e., s. 21.
[20] Oruç Aruoba, “Kılavuz’a Kılavuz” (Argos Dergisi, No.31, Mart 1991), s. 131.
[21] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 69.
[22] Oruç Aruoba, “Kılavuz’a Kılavuz” (Argos Dergisi, No.31, Mart 1991), s. 130.
[23] A. g. e., s. 131.
[24] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 52.
[25] Füsun Akatlı (Haz.), “Çağdaş Bir Penelope”, Bilge Karasu Aramızda (İstanbul: Metis Yayınları, 1997), s. 121.
[26] Cem İleri, Yazının da Yırtılıverdiği Yer: Bir Bilge Karasu Okuması, (İstanbul: Metis Yayınları, 2007), s. 204.
[27] Bilge Karasu, “Yazılı Sorulara Yazılı Yanıtlar”, (Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991), s. 135.
[28] Berna Moran, “Bilge Karasu’nun Kılavuz’u”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1998), s. 121.
[29] Bilge Karasu, Kılavuz, 4. bs, (İstanbul: Metis Yayınları), s. 102.
[30] Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, 3. bs. (İstanbul: Can Yayınları, 1996), s. 101.
[31] Bilge Karasu, “Yazılı Sorulara Yazılı Yanıtlar”, (Argos Dergisi, No.31, İstanbul: Mart 1991), s. 135.
*Bu yazı Bilge Karasu'yu Okumak isimli kitapta yer almaktadır. (Hazırlayan: Doğan Yaşat. Metis Yayınları, İstanbul, 2013.)

Friday, November 2, 2018

Arz-Talep Şarkısı (Şiir: Bertolt Brecht, Müzik: Hanns Eisler)

https://www.youtube.com/watch?v=jFMdGTjFy_g

Nehrin aşağılarında pirinç var.
Yukarılarda yaşayanların ise ona ihtiyacı.
Depolarda kalacak olursa eğer
Daha pahalıya gelir onlara.
Mavnayı çekenlere daha az pirinç düşer
Benim içinse ucuzlar iyice.
Hem pirinç nedir ki aslında?

Ne bileyim ben pirinç nedir?
Pirinç nedir bilen var mı?
Allah bilir pirincin ne olduğunu
Benim bildiğim sadece onun fiyatı.

Kış geliyor, insanların ihtiyacı giysi.
O halde bolca pamuk almalı
Ve bu pamuğu stoklamalı.
Soğuk olunca giysiler pahalanır.
Tezgâhlarda çok yevmiye ödenir.
Gereğinden fazla da pamuk birikir.
Hem nedir ki pamuk aslında?

Ne bileyim ben pamuk nedir?
Pamuk nedir bilen var mı?
Allah bilir pamuğun ne olduğunu
Benim bildiğim sadece onun fiyatı.

İnsan gereğinden fazla yemek yer
Böylece giderek artar fiyatı.
Yiyecek olması için daha çok insan gerekir.
İşçiler ucuza yemek yapar ama
Yenen yemek pahalılaşır
Ve giderek daha az insan kalır.
Hem nedir ki insan aslında?

Ne bileyim ben insan nedir?
İnsan nedir bilen var mı?
Allah bilir insanın ne olduğunu
Benim bildiğim sadece onun fiyatı.

-Bertolt Brecht, 1930
(Türkçesi: H.T.)



Saturday, September 1, 2018

50'lik Türkçe Edebiyat Seçkisi (Okunup Sevilenlerden Hareketle Tiyatro/Öykü/Roman)

Adalet Ağaoğlu / Ölmeye Yatmak
Ahmet Hamdi Tanpınar / Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Mithat / Müşahedat
Aziz Nesin / Zübük
Barış Bıçakçı / Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Bekir Yıldız / Öyküleri
Bilge Karasu / Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı
Elif Şafak / Mahrem
'Emine' Sevgi Özdamar / Hayat Bir Kervansaray
Fakir Baykurt / Kaplumbağalar
Füruzan / Öyküleri
Haldun Taner / Keşanlı Ali Destanı
Halide Edip / Yeni Turan
Halit Ziya / Mai ve Siyah
İhsan Oktay Anar / Puslu Kıtalar Atlası
Kemal Bilbaşar / Denizin Çağırışı
Kemal Tahir / Esir Şehrin İnsanları
Latife Tekin / Berci Kristin Çöp Masalları
Leyla Erbil / Cüce
Mahmut Makal / Bizim Köy
Memduh Şevket Esendal / Öyküleri
Metin Kaçan / Ağır Roman
Mithat Cemal Kuntay / Üç İstanbul
Murat Uyurkulak / Tol
Murathan Mungan / Kırk Oda
Nahit Sırrı Örik / Kıskanmak
Oğuz Atay / Tehlikeli Oyunlar
Oktay Rifat / Bir Kadının Penceresinden
Orhan Kemal / Öyküleri
Orhan Pamuk / Sessiz Ev
Ömer Seyfettin / Öyküleri
Peyami Safa / Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
Recaizade Mahmut Ekrem / Araba Sevdası
Refik Halid Karay / Öyküleri
Reşat Enis / Afrodit Buhurdanında Bir Kadın
Reşat Nuri Güntekin / Ateş Gecesi
Sabahattin Ali / Öyküleri
Sait Faik Abasıyanık / Öyküleri
Sevgi Soysal / Yenişehir’de Bir Öğle Vakti
Sevim Burak / Yanık Saraylar
Şemsettin Sami / Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat
Şule Gürbüz / Kambur
Tezer Özlü / Çocukluğun Soğuk Geceleri
Tomris Uyar / Öyküleri
Vasıf Öngören / Asiye Nasıl Kurtulur?
Vedat Türkali / Fatmagül’ün Suçu Ne?
Vüs’at O. Bener / Buzul Çağının Virüsü
Yakup Kadri / Yaban
Yaşar Kemal / İnce Memed
Yusuf Atılgan / Anayurt Oteli

Bir Ülkeye Güvenmek

"Aslında kimse anadilinden, kültüründen kopup gitmek istemez. Kalabilmek için dayanır, mücadele eder, bekler. Çünkü gitmek, birçok ...