Thursday, January 13, 2022

Yalnız

Ayın kurşun sarısı ağları
Geceyi bir peçeye çeviriyor
Uyuyan gölde kıyının ışıkları
Sarısalkımlar salınıyor
 
Sinsi kamışlar fısıldıyor geceye
Bir ad -onun adını-
Ve bütün ruhumda bir sevinç
Bir utanç baygınlığı


James Joyce
Türkçesi: Hilmi Tezgör


Thursday, February 11, 2021

Kuyan-Bulak Halı Dokumacıları Lenin'i Onurlandırıyor

Sık sık ve cömertçe onurlandırılır
Yoldaş Lenin. Büstleri vardır ve heykelleri.
Kentlere ve çocuklara verilir onun ismi.
Konuşmalar yapılır çeşitli dillerde,
toplantılar yapılır ve gösteriler,
Şanghay'dan Şikago'ya dek, Lenin’in onuruna.
Ama küçük bir kasabasında Güney Türkistan'ın,
Kuyan-Bulak'ta halı dokumacıları
bakın nasıl onurlandırdılar onu:
 
Yirmi halı dokumacısı her akşam sıtmadan
titreyerek kalkardı ilkel tezgâhının başından.
Hepsi ateş içinde: Tren istasyonu,
yoğun sivrisinek vızıltısıyla dolu
eski deve mezarlığının arkasındaki bataklıktan ağan.
 
Ama her iki haftada bir
su ve duman getiren tren
bir gün bir haber de getirir:
Yaklaşmıştır Yoldaş Lenin'i onurlandırma günü.
Ve Kuyan-Bulak halkı, yoksul insanlar, halı dokumacıları
karar verirler kendi kasabalarına da
Yoldaş Lenin'in
alçıdan bir büstünü koymaya.
 
Büst için para toplanmaya başlandığında
Ateşten sarsak halde kalkarlar ayağa
ve titreyen ellerle verirler zarzor kazanılan kapikleri.
Paraları dikkatle sayan
ve etrafına dikkatle bakan
Kızılordu'dan Stepa Gamalev
görür ki hepsi Lenin'i onurlandırmaya çoktan hazır.
Sevinir, ama titreyen eller de kaçmaz gözünden
ve öneride bulunur birden:
Gazyağı alınsın büst için toplanan parayla
ve dökülsün deve mezarlığının arkasındaki,
sivrisineklerin sıtma mikrobunu ürettiği bataklığa.
 
Ve böylece Kuyan-Bulak'taki sıtmayla savaşarak,
yani böylece ölüleri anmış olarak,
hiç bir zaman unutulmamış olacaktı
Yoldaş Lenin.
 
Karar verdiler böyle yapmaya. Ve o gün
Yamulmuş, gazyağı dolu kovalarını götürüp
birbiri ardına
boşalttılar bataklığa.
Böylece Lenin'i onurlandırarak kendilerine kazanç sağladılar
ve kendilerine kazanç sağlayarak onurlandırdılar onu
ve böylece de gösterdiler onu iyi anlamış olduklarını.
 
Bertolt Brecht
1929
(Türkçesi: Hilmi Tezgör)

Wednesday, September 23, 2020

Nick Cave - Üzüntüyle Yanına Oturduğumda / As I Sat Sadly By Her Side

Üzüntüyle yanına oturduğumda

Pencerede, camdan bakarken

Kedi yavrusunu okşadı kucağında

Ve geçmişe dönüşürken seyrettik dünyayı,

Buydu bana usulca söylediği sözler

Ve faltaşı gibi, yeni açılmış gözlerle

Yüzlerimizi dayadık cama

Üzüntüyle yanına oturduğumda

 

Dedi ki  “Baba, ana, kız kardeş, erkek kardeş,

Amca, teyze, hala, yeğen

Asker, denizci, hekim, işçi

Aktör, bilim adamı, teknisyen, papaz

Dünya ve ay ve güneş ve yıldızlar

Hepsi orada, deviniyor sonsuza değin

Deviniyor tüm güzellikleriyle hayranlık vererek”

 

Sonra gülümsedi ve bana döndü

Ve ona cevap vermemi bekledi

Saçları dökülüyordu omzundan aşağı

Üzüntüyle yanına oturduğumda

 

Üzüntüyle yanına oturduğumda

Kedi yavrusunu nazikçe kucağıma geçirdi

Ve tekrar dayadık cama

Birbirinden farklı yüzlerimizi


“Bu çok güzel olabilir,” dedim

“Ama caddede yere düşene baksana

Komşularına karşı davranışlarını gör

Ayaklarının altında ezilişini,

Dışadönük hareketler ulaşmıyor hiçbir yere

Herkeste kendi acil ihtiyacının endişesi

Çukurdan çıkmaya çalışan adama bak

Ve de gözleri görmeyene çarpıp tökezleyene”

 

Titreyen ellerimle döndüm ona doğru

Ve aldım saçlarını gözlerinden

Kedi yine sıçradı onun kucağına

Üzüntüyle yanına oturduğumda

 

Sonra perdeleri indirdi ve dedi ki, 

“Ne zaman öğreneceksin acaba

Orada camın ardında olup bitenin

Seninle ilgisi olmadığını?

Tanrı bir kalp vermiş sana

Kardeş kalplerin yuvası değilsin sen

Ve Tanrı ne sende varolan iyilikle ilgileniyor

Ne de başkalarında bunun yokluğuyla

İlgilenmiyor ayrıca senin pencerelerde oturup

Yarattığı dünyayı yargılanmanla

Toplanırken üzüntüler çevrende

Çirkin, yararsız ve abartılı biçimde.”

 

Ve böylece çevirdi başını öteye

Damlarken gözlerinden kocaman yaşlar

Silemedim yüzümdeki gülümsemeyi

Üzüntüyle yanına oturduğumda


Nick Cave / As I Sat Sadly By Her Side

(No More Shall We Part albümünden..)

Türkçesi: H.T



Friday, August 14, 2020

Kime Duyulan Sevgi? / Bertolt Brecht

Z. isimli kadın oyuncunun mutsuz aşk nedeniyle intihar ettiği söyleniyordu. Bay Keuner şöyle dedi: “O, kendine duyduğu sevgi nedeniyle intihar etti. Bay X’i hiçbir şekilde sevmiş olamaz, yoksa ona bunu yapmazdı. Sevgi bir şey alma değil, verme arzusudur. Sevgi, ötekinin yetenekleriyle bir şey üretebilme sanatıdır. Bunun için, ötekinin saygı ve beğenisine ihtiyaç duyulur. Bu her zaman kazanılabilir. Sevilmeye duyulan aşırı arzunun gerçek sevgiyle pek ilgisi yoktur. Kendini sevmenin ise her zaman intihara yönelik bir tarafı vardır.”
Türkçesi: H.T.

Friday, March 13, 2020

Yorgun ama Savaşçı

“-Nereye koydunuzdu? Bulamıyorum.
Neriman’ın sesinde dişi bir çağırış, istekli bir kışkırtma vardı. Cemil, elinin tersiyle ağzını silerek, gürültüsüz yaklaştı, arkadan sarılıp diri göğüsleri kocaman elleriyle kavradı.
-Bırakın Cemil abi.. Sapıttınız mı gün ortası?
Neriman hızla doğrulmuş, sağ omzunu ileri atarak gerinir gibi, nazla dönmüştü. Kurtulmak için gövdesini arkaya atınca bel kemiği çatırdadı. Cemil bu sesle ürpererek kırmızı dudaklı yarı açık ağza, menekşeye benzeyen kadın kokusuna eğildi.”

Bu satırlar Yorgun Savaşçı’dan.. Kemal Tahir’in romanlarındaki cinselliğe aşina olanları şaşırtmayacaktır bu pasaj. Söz konusu cinsellikse, bunun gibi sahnelerle doludur Tahir’in romanları, ama şimdi sırası değil.
Yorgun Savaşçı’nın başkahramanı, İttihat ve Terakki üyesi Cehennem Topçu Yüzbaşı Cemil, işgal altındaki İstanbul’a dönmüştür ancak geldiğinden beri üstünden atamadığı yorgunluk, sanki dinlendikçe artmaktadır. Bu yorgunluğun, yılgınlığın ve ezikliğin nedeni uzun süredir savaşmış olması değil yenilmiş olması; üstüne üstlük ordunun dağılmış, ortada artık bir ordunun kalmamış olmasıdır. Kendini bir işe yarayacak durumda hissetmemektedir. Cemil ve silah arkadaşları kimliklerini kaybetmiş gibidirler, üstelik halkta da İttihatçılar’a karşı büyük bir öfke birikmiştir ve kimse onları istememektedir. Yorgun Savaşçı bir bakıma mutsuz bir kimlik arayışının romanıdır.
Kahraman olmasına kahramandır Cehennem Topçu Cemil. Birinci Dünya Savaşı’nda İmparatorluğun bütün cephelerinde savaşırken büyük ‘yararlıklar göstermiş’, çok iyi bir asker, daha ötesi, bir kahraman olduğunu kanıtlamıştır çevresindekilere. Mütarekeden sonra kaçırabildiği silahları saklayarak İstanbul’a dönmüş, ama şimdi, evinden dışarı adım atmaya bile çekinmekte, pencerelerden bakarak olup biteni anlamaya çalışmaktadır.
Romanın ikinci bölümü Anadolu’da geçer ve savaş yılgınlığıyla başlar. “Genel durum şu: Millet savaştan yılgın, ‘Vuruşalım’ demiyor musun, anasına sövmüşsün gibi sırtarıyor.” Köylü artık subay görmek istememekte, yıllar sonra artık bir harman yapabilmeyi beklemektedir. Yüzü bu sayede gülebilecektir belki. Kurtuluş düşüncesi yoktur ortalıkta. “Manisa müftüsü İzmir’deki Yunan komutanından, kasabada kötülük çıkmasın diye asker istemiş. (…) Yol boyundaki köyler salıvermiyormuş Yunan askerlerini. İlle de yemek yedireceğiz diyorlarmış. Rum köyleri değil haaa.. Türk köyleri, Türk..” Ancak bölüm sona ererken, yılgınlığa ve yorgunluğa karşı artık savaş patlak verir.
Üçüncü bölümün ilk sayfalarında şu cümle okunur: “Mustafa Kemal Paşa padişaha başkaldırmış.” Artık yorgunluk bitmeye ve ‘kahraman’ Cemil de kendini bulmaya başlayacaktır. Yorgun Savaşçı’da, resmi ideolojinin hep anlattığı gibi bir “Kurtuluş Savaşı verildiği” kanısı hâkim değildir. Halkın savaşa büyük çaplı bir katılımı ve desteği söz konusu değildir. Burada, Kemal Tahir’in roman dendiğinde çok önem verdiği ‘dram’ budur.


Türk Edebiyatı’nın en çok tartışılan romanlarından biri olan Yorgun Savaşçı 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden beş yıl sonra yazılmış; 1980 yılında Halit Refiğ tarafından TRT için filme çekilmiş, ancak 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında özgün kayıt ve tüm kopyalarıyla imha edilmiştir. 1993 yılında, bu kez HBB kanalı için Tunca Yönder'in yönetiminde, ikinci defa TV dizisi olarak çekilmiştir ama bu kopya da ortalıklarda yoktur.
Yorgun Savaşçı resmi ideolojinin söyleminden farklı bir metin. Ona hem uyuyor, hem de uymuyor. Ve, birçok Kemal Tahir romanı gibi öğretici yanı ağır basıyor. Bilindiği gibi, yazarın tartışmalara konu olan tek romanı Yorgun Savaşçı değil. Devlet Ana da, içeriğiyle, Marksist olarak tanınmış romancının Marksistler tarafından ‘aforoz’ edilmesine yol açmıştı. Belki şu söylenebilir: Kemal Tahir, hem muhafazakâr Sağ, hem de muhafazakâr Sol’un ‘elinden kurtarılması gereken’ bir yazar olarak edebiyat tarihinde ilginç bir yere sahip.
Cehennem Topçu Cemil’in romandaki son görünüşü şöyledir: “Erlerin giyimleri yamalı, postalları yırtıktı ama yüzlerinde, dövüşü çapulculara bırakmamış gerçek savaşçıların haklı güveni vardı. Cemil hemen toplanıp bu yırtık pırtık, yorgun, usanmış güvenin karşısında selama durdu. En arkadaki biraz aksayan saka neferi geçene kadar da elini kalpağından indirmedi.” Cemil, Türk Edebiyatı’nın belki de en yorgun kahramanıdır ama bu yorgunluk halinin Cemil’e özgü olmadığını biliyoruz. Genelkurmay rakamlarına göre Kurtuluş Savaşı'nda üç yıl içinde verilen kayıplar 9500 iken, askerden kaçanların sayısı 15000’dir.

Thursday, December 26, 2019

Bal*

Tuzlu suyun ve sesinin kenarında
Puhunun ve İshak kuşunun
Vakur ormandaki yankısında
Yorulduğum göğün altında, nöbetçi
Kovanlarda
Ama daha çok ılıkta, kumun, nemin
Ve gecenin kısık sesinin
Kenarında, ürkek esen rüzgârda
Oturup kökü olmayan, kurumuş
Bir hüzünle, birkaç
Gözyaşı isteyebilirim artık,
Tanıdığımı sanarak öleceğim
Ama yine de tanıdık gelen
Ve belleğimi taşıyan o topraklarda.
Lacivert ağaçlar
Göçtüğün yerden bir ulak
Göndermişler peşim sıra.

(17 Şubat 2019)
*Virüs dergisinin Kasım 2019 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştır.


Saturday, December 14, 2019

Hatırlamak Esastır*

Avustralyalı müzisyen/şarkıcı Nick Cave, hayatının beyazperdeye yansıtıldığı Dünyada 20.000 Gün filminde psikanalistinin, “Hayatta en büyük korkunuz nedir?” sorusuna, “Belleğimi yitirmek,” diye cevap veriyordu. Alman yazar W. G. Sebald’ın edebiyatını da tek bir sözcükle tanımlamak gerekse, bu sözcük “bellek” olabilir. Ya da belki, daha kapsayıcı olması bakımından “hafıza”... Hafızanın ve hatırlayışın poetikasını çıkardı Sebald ve bunu daha önce kimsenin yapmadığı bir biçimde becerirken edebi türleri harmanladı, öykü ve romanlarının arasına fotoğraflar, belgeler, çizimler, takvim yaprakları serpiştirerek belleğin yolculuğunu aydınlatmaya çalıştı.

Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık ama canlı, yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Ve bu metinlere eşlik eden -çekilmiş ya da bulunmuş- fotoğraflar da onu okuma serüveninde önem taşıyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen “duyguları harekete geçiren” türden ya da “öğretici” fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyor ve “aura”yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar; bu sayede de okurun, metnin içindeki yolculuğunda hayal gücünü zenginleştiriyorlar. “Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar,” diyor Sebald, kendisinin de amatör bir kamerasının olduğunu öğrendiğimiz bir söyleşisinde.



Vertigo, Alman yazar Winfred Georg Maximillian Sebald’ın Türkçeye çevrilen dördüncü kitabı. Daha önce Göçmenler, Austerlitz ve Satürn’ün Halkaları isimli kitapları -eğer varsa- okuyucusuyla buluşmuştu. 1944 Wertach (Almanya) doğumlu yazar ülkesinde ve İsviçre’de edebiyat okuduktan sonra akademisyen olarak 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş, oradan da 2001’deki erken ölümüne kadar yaşayacağı Norfolk’a taşınmıştı. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerinde otomobil kullanırken geçirdiği bir kalp krizi, 14 Aralık 2001’de çağdaş edebiyatın bu sıradışı yazarını bizlerden ayırdı.

Melankoli, her Sebald metninde olduğu gibi Vertigo’da da temel unsur; ancak melankolinin yanında endişe, bunaltı, uykusuzluk, baş dönmesi ve yorgunluğun yarattığı bir ruh hali de öykü kişilerinde az ya da çok belirgin. Vertigo da Göçmenler gibi, birbirinden bağımsız okunabilen, ama bir yandan da içsel yaşantıların yoğunluğuyla örülmüş anlatılardan oluşuyor. İlk anlatı Stendhal hakkında, ama yazar burada ön ismiyle, yani Beyle olarak karşımıza çıkıyor. Hafızada kalan, Beyle için de önemli: “Bu nedenle insanlara, seyahatlerde karşılaştıkları güzel manzara ve görüntülerin gravürlerini almamalarını öğütler. Çünkü gravürler kısa bir süre içinde adı geçenlere dair anıların yerlerini ele geçirecek, hatta şunu söylemek bile kabildir ki, bu anıları tahrip edeceklerdir.” Bir gezi yazısı olarak da okunabilecek ikinci metinde ise, isimsiz anlatıcının bizzat Sebald olduğu düşünülebilir. Üçüncü anlatıda ise “Dr. K” olarak Kafka var. Sebald’ın kendisini Stendhal’e kıyasla Kafka’ya daha yakın hissettiği anlaşılabiliyor burada, çünkü adeta onun ağzından konuşuyor: “Gözlerimizi açsaydık, doğanın, mutluluğumuz olduğunu görecektik, çoktandır onun bir parçası olmayan vücutlarımızın değil. İşte bunun için bütün sahte âşıklar ki haddi zatında sadece bunlar mevcuttur, aşk sırasında gözlerini kapalı tutarlar, ya da kocaman kocaman açarlar şehvetle, ki bu da aynı şeydir aslında.” Dördüncüde ise anlatıcı, doğmuş olduğu ama onlarca yıldır görmediği kasaba W.’ye bir ziyaret yapar. Bir krizin tetiklediği bu türden bir yolculuğa Sebald’ın yazdıklarında sıkça rastlanır. Birer arayıştır bu yolculuklar, ama neyin peşinde olunduğu pek de belli değildir. Bazen eksik olan bir şeyin tamamlanabileceği ya da hatırlanabileceği umulur: “W.de geçirdiğim ilk günlerde Engelwirt’ten hiç çıkmadım. Geceleri rüyaların tacizinde geçirip, ancak sabahın ilk saatlerinde huzura kavuşabildiğim için öğleden önceleri uyudum ki bunu başka zamanlarda hiç beceremem. Öğleden sonraları ise aldığım notlar ve onlarla bağlantılı tefekkürle meşgul, boş birahanede oturdum.” Yolculuk yapmak, bağlantıları kurabilmek için hafızayı özgürleştirebilir belki ama fazla bilinçli olma hali, anın fazlasıyla farkında olma hali, düzeltilmesi mümkün olamayacak yanılgıları da beraberinde getirebilecektir. 

Edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun Thomas Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar. Öte yandan VertigoGöçmenler ve Satürn’ün Halkaları da bir “üçleme” olarak görülebilir.

Daha önce SabitFikir dergisi için, “Niçin Sebald okumamız gerektiği” sorusunu şöyle cevaplamıştım: “Üzerinde yoğunlaşılınca, insanı -her seferinde- yeniden bütünleşmiş hissettirdiği için…” Şu kesin ki, W. G. Sebald’ın erken ölümü, çağdaş edebiyatı benzeri olmayan bir yazardan mahrum bıraktı. Sebald zorlu ama bağımlılık yaratan edebi mirasında bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini söylüyordu.


*Bu yazı, 11 Şubat 2016 tarihinde Sabitfikir dergisinde yayınlanmıştır.

ÇOCUK RESMİ

Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...