Z. isimli kadın oyuncunun mutsuz aşk nedeniyle intihar ettiği söyleniyordu. Bay Keuner şöyle dedi: “O, kendine duyduğu sevgi nedeniyle intihar etti. Bay X’i hiçbir şekilde sevmiş olamaz, yoksa ona bunu yapmazdı. Sevgi bir şey alma değil, verme arzusudur. Sevgi, ötekinin yetenekleriyle bir şey üretebilme sanatıdır. Bunun için, ötekinin saygı ve beğenisine ihtiyaç duyulur. Bu her zaman kazanılabilir. Sevilmeye duyulan aşırı arzunun gerçek sevgiyle pek ilgisi yoktur. Kendini sevmenin ise her zaman intihara yönelik bir tarafı vardır.”
Friday, August 14, 2020
Friday, March 13, 2020
Yorgun ama Savaşçı
“-Nereye
koydunuzdu? Bulamıyorum.
Neriman’ın
sesinde dişi bir çağırış, istekli bir kışkırtma vardı. Cemil, elinin tersiyle
ağzını silerek, gürültüsüz yaklaştı, arkadan sarılıp diri göğüsleri kocaman
elleriyle kavradı.
-Bırakın
Cemil abi.. Sapıttınız mı gün ortası?
Neriman
hızla doğrulmuş, sağ omzunu ileri atarak gerinir gibi, nazla dönmüştü.
Kurtulmak için gövdesini arkaya atınca bel kemiği çatırdadı. Cemil bu sesle
ürpererek kırmızı dudaklı yarı açık ağza, menekşeye benzeyen kadın kokusuna
eğildi.”
Bu satırlar Yorgun Savaşçı’dan.. Kemal Tahir’in
romanlarındaki cinselliğe aşina olanları şaşırtmayacaktır bu pasaj. Söz konusu
cinsellikse, bunun gibi sahnelerle doludur Tahir’in romanları, ama şimdi sırası
değil.
Yorgun
Savaşçı’nın başkahramanı, İttihat ve Terakki üyesi Cehennem Topçu Yüzbaşı
Cemil, işgal altındaki İstanbul’a dönmüştür ancak geldiğinden beri üstünden
atamadığı yorgunluk, sanki dinlendikçe artmaktadır. Bu yorgunluğun, yılgınlığın
ve ezikliğin nedeni uzun süredir savaşmış olması değil yenilmiş olması; üstüne
üstlük ordunun dağılmış, ortada artık bir ordunun kalmamış olmasıdır. Kendini bir
işe yarayacak durumda hissetmemektedir. Cemil ve silah arkadaşları kimliklerini
kaybetmiş gibidirler, üstelik halkta da İttihatçılar’a karşı büyük bir öfke
birikmiştir ve kimse onları istememektedir. Yorgun
Savaşçı bir bakıma mutsuz bir kimlik arayışının romanıdır.
Kahraman olmasına kahramandır Cehennem
Topçu Cemil. Birinci Dünya Savaşı’nda İmparatorluğun bütün cephelerinde
savaşırken büyük ‘yararlıklar göstermiş’, çok iyi bir asker, daha ötesi, bir
kahraman olduğunu kanıtlamıştır çevresindekilere. Mütarekeden sonra
kaçırabildiği silahları saklayarak İstanbul’a dönmüş, ama şimdi, evinden dışarı
adım atmaya bile çekinmekte, pencerelerden bakarak olup biteni anlamaya
çalışmaktadır.
Romanın ikinci bölümü Anadolu’da
geçer ve savaş yılgınlığıyla başlar. “Genel
durum şu: Millet savaştan yılgın, ‘Vuruşalım’ demiyor musun, anasına sövmüşsün
gibi sırtarıyor.” Köylü artık subay görmek istememekte, yıllar sonra artık
bir harman yapabilmeyi beklemektedir. Yüzü bu sayede gülebilecektir belki. Kurtuluş
düşüncesi yoktur ortalıkta. “Manisa
müftüsü İzmir’deki Yunan komutanından, kasabada kötülük çıkmasın diye asker
istemiş. (…) Yol boyundaki köyler salıvermiyormuş Yunan askerlerini. İlle de
yemek yedireceğiz diyorlarmış. Rum köyleri değil haaa.. Türk köyleri, Türk..”
Ancak bölüm sona ererken, yılgınlığa ve yorgunluğa karşı artık savaş patlak verir.
Üçüncü bölümün ilk
sayfalarında şu cümle okunur: “Mustafa
Kemal Paşa padişaha başkaldırmış.” Artık yorgunluk bitmeye ve ‘kahraman’
Cemil de kendini bulmaya başlayacaktır. Yorgun
Savaşçı’da, resmi ideolojinin hep anlattığı gibi bir “Kurtuluş Savaşı
verildiği” kanısı hâkim değildir. Halkın savaşa büyük çaplı bir katılımı ve
desteği söz konusu değildir. Burada, Kemal Tahir’in roman dendiğinde çok önem
verdiği ‘dram’ budur.
Türk Edebiyatı’nın en çok
tartışılan romanlarından biri olan Yorgun
Savaşçı 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden beş yıl sonra yazılmış; 1980
yılında Halit Refiğ tarafından TRT için filme çekilmiş, ancak 12 Eylül 1980
askeri darbesi sonrasında özgün kayıt ve tüm kopyalarıyla imha edilmiştir. 1993
yılında, bu kez HBB kanalı için Tunca Yönder'in yönetiminde, ikinci defa TV
dizisi olarak çekilmiştir ama bu kopya da ortalıklarda yoktur.
Yorgun
Savaşçı resmi ideolojinin söyleminden farklı bir metin. Ona hem uyuyor,
hem de uymuyor. Ve, birçok Kemal Tahir romanı gibi öğretici yanı ağır basıyor. Bilindiği
gibi, yazarın tartışmalara konu olan tek romanı Yorgun Savaşçı değil. Devlet
Ana da, içeriğiyle, Marksist olarak tanınmış romancının Marksistler
tarafından ‘aforoz’ edilmesine yol açmıştı. Belki şu söylenebilir: Kemal Tahir,
hem muhafazakâr Sağ, hem de muhafazakâr Sol’un ‘elinden kurtarılması gereken’
bir yazar olarak edebiyat tarihinde ilginç bir yere sahip.
Cehennem Topçu Cemil’in
romandaki son görünüşü şöyledir: “Erlerin
giyimleri yamalı, postalları yırtıktı ama yüzlerinde, dövüşü çapulculara
bırakmamış gerçek savaşçıların haklı güveni vardı. Cemil hemen toplanıp bu
yırtık pırtık, yorgun, usanmış güvenin karşısında selama durdu. En arkadaki
biraz aksayan saka neferi geçene kadar da elini kalpağından indirmedi.”
Cemil, Türk Edebiyatı’nın belki de en yorgun kahramanıdır ama bu yorgunluk
halinin Cemil’e özgü olmadığını biliyoruz. Genelkurmay rakamlarına göre Kurtuluş
Savaşı'nda üç yıl içinde verilen kayıplar 9500 iken, askerden kaçanların sayısı
15000’dir.
Thursday, December 26, 2019
Bal*
Tuzlu suyun ve sesinin kenarında
Puhunun ve İshak kuşunun
Vakur ormandaki yankısında
Yorulduğum göğün altında, nöbetçi
Kovanlarda
Ama daha çok ılıkta, kumun, nemin
Ve gecenin kısık sesinin
Kenarında, ürkek esen rüzgârda
Oturup kökü olmayan, kurumuş
Bir hüzünle, birkaç
Gözyaşı isteyebilirim artık,
Tanıdığımı sanarak öleceğim
Ama yine de tanıdık gelen
Ve belleğimi taşıyan o topraklarda.
Puhunun ve İshak kuşunun
Vakur ormandaki yankısında
Yorulduğum göğün altında, nöbetçi
Kovanlarda
Ama daha çok ılıkta, kumun, nemin
Ve gecenin kısık sesinin
Kenarında, ürkek esen rüzgârda
Oturup kökü olmayan, kurumuş
Bir hüzünle, birkaç
Gözyaşı isteyebilirim artık,
Tanıdığımı sanarak öleceğim
Ama yine de tanıdık gelen
Ve belleğimi taşıyan o topraklarda.
Lacivert ağaçlar
Göçtüğün yerden bir ulak
Göndermişler peşim sıra.
Göçtüğün yerden bir ulak
Göndermişler peşim sıra.
(17 Şubat 2019)
*Virüs dergisinin Kasım 2019 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştır.
Saturday, December 14, 2019
Hatırlamak Esastır*
Avustralyalı müzisyen/şarkıcı Nick Cave, hayatının beyazperdeye yansıtıldığı Dünyada 20.000 Gün filminde psikanalistinin, “Hayatta en büyük korkunuz nedir?” sorusuna, “Belleğimi yitirmek,” diye cevap veriyordu. Alman yazar W. G. Sebald’ın edebiyatını da tek bir sözcükle tanımlamak gerekse, bu sözcük “bellek” olabilir. Ya da belki, daha kapsayıcı olması bakımından “hafıza”... Hafızanın ve hatırlayışın poetikasını çıkardı Sebald ve bunu daha önce kimsenin yapmadığı bir biçimde becerirken edebi türleri harmanladı, öykü ve romanlarının arasına fotoğraflar, belgeler, çizimler, takvim yaprakları serpiştirerek belleğin yolculuğunu aydınlatmaya çalıştı.
Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık ama canlı, yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Ve bu metinlere eşlik eden -çekilmiş ya da bulunmuş- fotoğraflar da onu okuma serüveninde önem taşıyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen “duyguları harekete geçiren” türden ya da “öğretici” fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyor ve “aura”yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar; bu sayede de okurun, metnin içindeki yolculuğunda hayal gücünü zenginleştiriyorlar. “Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar,” diyor Sebald, kendisinin de amatör bir kamerasının olduğunu öğrendiğimiz bir söyleşisinde.
Vertigo, Alman yazar Winfred Georg Maximillian Sebald’ın Türkçeye çevrilen dördüncü kitabı. Daha önce Göçmenler, Austerlitz ve Satürn’ün Halkaları isimli kitapları -eğer varsa- okuyucusuyla buluşmuştu. 1944 Wertach (Almanya) doğumlu yazar ülkesinde ve İsviçre’de edebiyat okuduktan sonra akademisyen olarak 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş, oradan da 2001’deki erken ölümüne kadar yaşayacağı Norfolk’a taşınmıştı. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerinde otomobil kullanırken geçirdiği bir kalp krizi, 14 Aralık 2001’de çağdaş edebiyatın bu sıradışı yazarını bizlerden ayırdı.
Melankoli, her Sebald metninde olduğu gibi Vertigo’da da temel unsur; ancak melankolinin yanında endişe, bunaltı, uykusuzluk, baş dönmesi ve yorgunluğun yarattığı bir ruh hali de öykü kişilerinde az ya da çok belirgin. Vertigo da Göçmenler gibi, birbirinden bağımsız okunabilen, ama bir yandan da içsel yaşantıların yoğunluğuyla örülmüş anlatılardan oluşuyor. İlk anlatı Stendhal hakkında, ama yazar burada ön ismiyle, yani Beyle olarak karşımıza çıkıyor. Hafızada kalan, Beyle için de önemli: “Bu nedenle insanlara, seyahatlerde karşılaştıkları güzel manzara ve görüntülerin gravürlerini almamalarını öğütler. Çünkü gravürler kısa bir süre içinde adı geçenlere dair anıların yerlerini ele geçirecek, hatta şunu söylemek bile kabildir ki, bu anıları tahrip edeceklerdir.” Bir gezi yazısı olarak da okunabilecek ikinci metinde ise, isimsiz anlatıcının bizzat Sebald olduğu düşünülebilir. Üçüncü anlatıda ise “Dr. K” olarak Kafka var. Sebald’ın kendisini Stendhal’e kıyasla Kafka’ya daha yakın hissettiği anlaşılabiliyor burada, çünkü adeta onun ağzından konuşuyor: “Gözlerimizi açsaydık, doğanın, mutluluğumuz olduğunu görecektik, çoktandır onun bir parçası olmayan vücutlarımızın değil. İşte bunun için bütün sahte âşıklar ki haddi zatında sadece bunlar mevcuttur, aşk sırasında gözlerini kapalı tutarlar, ya da kocaman kocaman açarlar şehvetle, ki bu da aynı şeydir aslında.” Dördüncüde ise anlatıcı, doğmuş olduğu ama onlarca yıldır görmediği kasaba W.’ye bir ziyaret yapar. Bir krizin tetiklediği bu türden bir yolculuğa Sebald’ın yazdıklarında sıkça rastlanır. Birer arayıştır bu yolculuklar, ama neyin peşinde olunduğu pek de belli değildir. Bazen eksik olan bir şeyin tamamlanabileceği ya da hatırlanabileceği umulur: “W.de geçirdiğim ilk günlerde Engelwirt’ten hiç çıkmadım. Geceleri rüyaların tacizinde geçirip, ancak sabahın ilk saatlerinde huzura kavuşabildiğim için öğleden önceleri uyudum ki bunu başka zamanlarda hiç beceremem. Öğleden sonraları ise aldığım notlar ve onlarla bağlantılı tefekkürle meşgul, boş birahanede oturdum.” Yolculuk yapmak, bağlantıları kurabilmek için hafızayı özgürleştirebilir belki ama fazla bilinçli olma hali, anın fazlasıyla farkında olma hali, düzeltilmesi mümkün olamayacak yanılgıları da beraberinde getirebilecektir.
Edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun Thomas Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar. Öte yandan Vertigo, Göçmenler ve Satürn’ün Halkaları da bir “üçleme” olarak görülebilir.
Daha önce SabitFikir dergisi için, “Niçin Sebald okumamız gerektiği” sorusunu şöyle cevaplamıştım: “Üzerinde yoğunlaşılınca, insanı -her seferinde- yeniden bütünleşmiş hissettirdiği için…” Şu kesin ki, W. G. Sebald’ın erken ölümü, çağdaş edebiyatı benzeri olmayan bir yazardan mahrum bıraktı. Sebald zorlu ama bağımlılık yaratan edebi mirasında bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini söylüyordu.
*Bu yazı, 11 Şubat 2016 tarihinde Sabitfikir dergisinde yayınlanmıştır.
*Bu yazı, 11 Şubat 2016 tarihinde Sabitfikir dergisinde yayınlanmıştır.
Saturday, December 7, 2019
Burbon, Jeton ve Edebiyat*
Amerikalı şair/yazar Raymond Carver’ın kısa hikâyelerini harmanlayarak
Robert Altman’ın sinemaya uyarladığı Short
Cuts filminin beş dakikası dolarken Tom Waits görünür. Bu sahnede, sırf
sevgilisini görebilmek için onun çalıştığı restorana uğrar ve tezgâha tüner.
Züğürtlüğü nedeniyle ancak bir kahve içebilecektir. Filmdeki bu kare ressam
Edward Hopper’ın çok sevilen Nighthawks
at the diner tablosunu akla getirir. Böylece tek bir karede, edebiyat, müzik,
sinema ve resim buluşmuş olurlar. Tabii aynı zamanda 20. yüzyılın dört önemli
Amerikalı sanatçısı da..
Tom Waits, blues, caz, rock, folk, kabare ve operayı edebiyat, şiir, tiyatro
ve sinemayla harmanlayan, çağımızın en sevilen şarkı yazarlarından. Oyunculuk
kariyeri ise müzisyenliğinin gerisinde belki, ama aldığı hemen her rol,
sinemaseverlerin belleğinde yer etmiş durumda. Bu rollerden bir tanesi, yine Amerikalı
bir sinemacı olan Jim Jarmusch’un Coffee
and Cigarettes filmindedir. Iggy Pop ile oynadığı sahnede, müziğine laf
atıldığını düşünerek hem gerçek hem de mecazî anlamda ‘parlar’ ve sonrasında da
oturup bir sigara yakar: “Sigarayı
bıraktığıma göre şimdi bir tane yakabilirim” der. “Eh, madem ki bıraktım..” Tam burada, Jarmusch’ın Down By Law filminin üç büyük
oyuncusundan birinin de Tom Waits olduğunu hatırlayabiliriz. Bu liste uzar
gider. Bir söyleşisinde en çok sevdiği film sahneleri sorulduğunda, ilk aklına
gelen, Raging Bull’da (Kızgın Boğa) Robert de Niro’nun ringde
olduğu sahnedir. Ama bu liste de uzar gider.
70 yaşına merdiven dayamış durumda Tom Waits. Kimseleri umursamadan ve
usul usul dünyayı renklendirmeye (daha çok karartmaya) devam ediyor. Gerçi onun
sesi 40 yıl önce de bol sigara ve içki içmiş, 70’lik biri gibi tınlıyordu ama
olsun. Daha lisedeyken pizzacıda çalışmaya başlamışsan, baban bir gece
kulübünde çalışıyor ve çok içiyorsa ve mecburen sen de ‘ortamlara’ giriyorsan
sesin ince çıkamaz zaten. Hele kapı bekçiliği yaparken buralarda envaiçeşit
müzik türü kulağına çalınıyor, akla gelmeyecek diyaloglara kulak misafiri
olunuyor ve inanılmaz sahnelere tanıklık ediliyorsa; ve hele bir de
yetenekliysen, sonunda ortaya müzik, edebiyat, tiyatro, resim ve sinemadan
oluşan bir ‘mülemma’nın çıkması şaşırtıcı değil.
*
Amerikan’nın Çehov’u olarak görülen Raymond Carver’ın öykü ve şiirlerinde
ikili ilişkiler merkezdedir ve bunların gidişatını hem iki taraf, hem de her
türlü sürprize, derin acıdan güçlü mizaha uzanan devinimleriyle gündelik hayat
belirler. Her an her şey değişebilir ya da yıllar boyu aynı kalabilir. Sevgi
kalır, tutku gider; kazançlı çıkarken üzüntü duyulur, kayıp yaşarken mutlu
olunur. Bitti derken yeniden başlanabilir: “Derken
o cumartesi sabahı, durumu yinelediğimiz bir gecenin ardından uyandık.
Gözlerimizi açtık ve yatakta dönüp birbirimize iyice baktık. İkimiz de o an
anladık. Bir şeylerin sonuna gelmiştik ve önemli olan, nereden yeni bir
başlangıç yapacağımızı bulmaktı. Kalkıp giyindik, kahve içtik ve bu konuşmayı
yapmaya karar verdik. Hiçbir şey sözümüzü kesmeyecekti. Ne telefon. Ne
müşteriler.”
Robert Altman Short Cuts’ta esas
aldığı öyküleri içeren Carver derlemesinin önsözünde şöyle yazmış: “Carver’ın tüm eserlerini tek bir öykü
olarak görüyorum çünkü öykülerinin hepsi olayların vuku bulmasıyla, insanların
aniden başlarına bir olayın gelip hayatlarını değiştirmesiyle ilgili. Belki
başarısız olmaya başlıyorlar. Belki bir felaketten kıl payı kurtuluyorlar.
Belki birbirleriyle ilgili bilmek istemedikleri şeyleri öğrendikten sonra
hayatlarına devam etmek zorundalar. Carver’ın öyküleri bildiğin şeylerden
ziyade bilmediğin şeylerle ilgili ve okur bir yandan satır arasında
anlatılanları fark ederken bir yandan boşlukları dolduruyor.” Film bazen
Carver’dan uzaklaşıyor gibi görünse de, yazarın eşi Tess Gallagher’ın onayından
geçmiş, hatta teşvik görmüş.
*
“Büyük
Amerikan Düşü”nün parodisi olan şarkılarında Tom Waits’ın anlattığı hikâyeler
de Raymond Carver’ınkilerden uzakta değil. Gerçi Waits’inkilerde toplumdışı
kişiler, yersiz-yurtsuzlar, aylaklar ve gezginler daha fazla ama hikâyelerinin
duygu dünyası benzeşiyor. Waits’in, 50 yaşındaki ölümünden önceki son beş yılda
çok üretken olan Carver’ı okuduğu ve ondan etkilendiği belli. Belki Carver da
onun müziğini dinliyordu yazarken ya da yazmak için zihnini toplarken..
Gençlik yıllarında ise Beat Kuşağı yazarlarının, Jack Kerouac’ın, Allen
Ginsberg’ün, Neal Cassady’nin Tom Waits üzerinde büyük etkisi var. ‘Kaybeden’
karakterlerin başından geçen romantik, kalp ağrılı, acılı ve trajik hikâyeler..
Otoyol melankolisi, aşk, kayıtsızlık, tercih edilen bir amaçsızlık.. Ve tabii,
bu kuşaktan çok etkilenen Bob Dylan da Tom Waits için bir esin kaynağı.
‘Kendisiyle yaptığı bir söyleşi’de bu isimlere Charles Bukowski’yi de ekliyor.
“Müzik tarihi birtakım heriflerin
kimliğini gasp etmek isteyip de bunu yapamayanlarla doludur: Howlin’ Wolf,
Jimmie Rodgers gibi şarkı söylemeyi hayal ediyordu; Paul Robeson Caruso’ya
hayrandı; Frank Sinatra Stones’u kıskanıyordu. Bense 16 yaşındayken Ray Charles
ya da James Brown gibi şarkı söylemek istiyordum. İnsanın kendisine
ulaşamayacağı hedefler koyması önemli” diyen Tom Waits, ilk albümü Closing Time’ı 1973’te çıkardı. Üretken
bir beş yılın ardından ise bu dönemin en iyi albümlerinden biri Blue Valentine geldi. ‘Romeo is
Bleeding’ şarkısı bu albümdeydi: “Romeo kan
kaybediyor ama kimse farkında değil / eşlik ediyor radyodaki şarkıya / göğsünde
bir kurşunla / temizliyor mahmuzlarını / ve her şey yolunda / herkes hemfikir bunda, romeo burada olduğuna
göre / ama romeo kan kaybediyor / ve şimdi ürküyor biraz ve yaslanıyor arabanın
kapısına / ve hissediyor kanı ayakkabılarının içinde / ve birisi ağlıyor
telefon kulübesinde.”
1980’de evlendiği senarist Kathleen Brennan onu Captain Beefheart ve onun
müziğiyle tanıştırdı ve 2010’daki ölümüne kadar arkadaşlığını sürdürdüğü
Beefheart, Waits’in en büyük hayranlığı olarak kaldı. Müzisyenin 1993 tarihli The Black Rider albümünün librettosunu
Beat efsanesi William S. Burroughs yazmış, yapımcılığını ise Robert Wilson
yapmıştı. Bertolt Brecht/Kurt Weill ikilisinden yoğun etkiler taşıyan albüm,
Wilhelm isimli genç kahramanın güzel bir kıza âşık olması sonucu şeytan ile
pazarlığa oturmak durumunda kalmasını anlatır. 2002 yılında çıkardığı iki albüm
ise Lewis Carroll (Alice in Wonderland)
ve 23 yaşında ölen Alman yazar Georg Büchner’den (Woyzeck) uyarlamalardır. Waits’in Bertolt Brecht’in ‘İnsan Neyle
Yaşar’ şiirini seslendirmişliği de vardır ve bu parça, William Burroughs’un
yanı sıra bir kez de onun sesinden dinlenmelidir.
Tom Waits bir söyleşide “edebiyatın müziğinize etkisi ne?” sorusunu şöyle
cevaplıyor: “Sayfada iyi görünmese de
kulağa iyi gelen şeyler cezbediyor beni. Ama yine de söz insanıyım. Belli bir
lehçe kullanan ve sözlerle iletişim kuran insanlar hoşuma gidiyor. Söz,
müziktir aslında. En iyisi ikisinin bir arada olmasıdır. Bazen, şarkı yazarken
sesler yaratıyorsun, o sesler yavaş yavaş mutasyon geçiriyor ve manası olan
sözcüklere evriliyor.” Onun ‘Telephone Call From Istanbul’ şarkısı ise 1987
tarihli Franks Wild Years albümünde
yer alıyor: “Gece boyunca kırık camlar
üstünde / hayatta kaldım, bir ecza dolabında / Akdenizli çingene bir otelin
arkasında / yayılmış bir masanın üstüne / tırmandı maymun, tavandaki vantilatörün
pervanesine / verirsen parasını eğer, boyarlar eşeği maviye / İstanbul’dan bir
telefon var bana / bebeğim dönüyor bugün evine.”
Tom Waits’ın etkilendiği yazarlara John Steinbeck ile Ernest Hemingway’i
ve hatta Paul Auster’ı da eklemeliyiz bana kalırsa. Tom Waits, onun
biyografisini yazanlardan Wolfgang Sandner’in tarifiyle: “Günlük kargaşanın bir virtüözü, kapısında ‘yaşam’ yazan gece kulübünün
çarpma kapısı, kendini mahvedecek kadar yaşama aç bir zırdeli.”
*Bu yazı Notos Öykü dergisinin 71. sayısında (Ağustos-Eylül 2018) yayınlanmıştır.
Monday, September 30, 2019
Radyo’nun ‘Sevgi’li Ruhu
I.
1976 yılında yazdığı bir gazete yazısına, Sevgi
Soysal şu soruyla başlar: “Nedir gerçek?” Ardından başka sorular da sorar ve yanıtlar
arar. Yazının ortasına gelince bir soru daha atar ortaya: “Ya gerçeği yazmak?..”
Sonrasında da sözü Michel Foucault’nun Eski Yunan’dan çağımıza taşıdığı “parrhesia” (doğruyu, hakikati, her şeyi
söylemek) kavramına değil, ama bunu kuşkusuz çok önemseyen Bertolt Brecht’e
getirir. Sevgi Soysal’ın üzerinde durduğu, onun, 1939’da bir dergide yayımlanan
ve gizlice Nazi dönemi Almanyası’na sokulan, “Gerçeğin Yazılmasında Beş Zorluk”
isimli yazısıdır. Brecht’in gerçeğin yazılması için gerekli gördükleri ise
şöyle sıralanmıştır: “gerçeği yazabilecek cesaret; gerçeği kavrayabilecek akıl;
gerçeği, elle tutulabilir bir silaha dönüştürmek sanatı; bu silahı etkili
kılacak olanları seçebilmek; gerçeği yığınlara ulaştırabilmek, yaymak becerisi.”
(Brecht, 2005, ss. 171-186) İşte, gerek gazete yazılarında gerekse de az
sayıdaki radyo konuşmalarında Sevgi Soysal hep bunları göz önünde bulundurmuş,
bu gerekliliklerden yola çıkmıştır. Gerçeğin yazılmasında ya da söylenmesindeki
zorlukları aşabilmek için radyonun önemli bir araç olabileceğinin farkındadır
Brecht. Bu yüzden onu önemser ve gerektiği gibi kullanılmasını ister.
Henüz
24 yaşındayken Ankara Radyosu’nda çalışan Sevgi Soysal’ın hayatında Radyo’nun
önemli bir yer kapladığı biliniyor. 1965’te TRT’de program uzmanı olarak
çalışmaya başlayan, ancak 12 Mart 1971 sonrasında tutuklanmasının ardından bu
kurumdan ayrılmak zorunda kalan Soysal, kısa hayatının son dönemlerinde BBC’de
radyo konuşmaları yapmış. Yazarın, yarım kalan son romanı Hoş Geldin Ölüm ile birlikte 2005 yılında kitaplaşan bu beş BBC konuşmasının
dışında, ‘Sevgi Sabuncu’ ismiyle dergilerde yayımlanıp kalmış olan “Eğitici
Radyo Üstüne Konuşmalar”ı var.
Bertolt
Brecht’in radyo üzerine yazıları ise 1927-1932 tarihleri kaleme alınmış
durumda. Soysal’ın radyo konuşmaların içeriği, Radyo’nun dağıtıcı işlevinin yanına
iletişimci işlevinin de konulması gerektiğini savunan Alman yazarın yaklaşımıyla
kesişiyor. Brecht, Alman toplumunu ve radyoyu algılayışını eleştirerek söze
başladığı “İletişim Aracı Olarak Radyo” yazısında, radyonun hayat amacının kamu
hayatını güzelleştirmek olamayacağını -zaten Alman kamu hayatının da
güzelleştirilmeye pek elverişli olmadığını- ekledikten sonra bir öneride
bulunuyor. “Radyo bir dağıtım aygıtı
olmaktan çıkarılıp, iletişim aygıtına
dönüştürülmelidir. Radyo kamu hayatının düşünülebilecek en mükemmel iletişim
aygıtı, muazzam bir yönlendirme sistemi olabilir. Olabilir ama sadece yaymakla
yetinmeyip almayı da becerebilirse, yani dinleyiciyi sadece dinleyen değil,
aynı zamanda konuşan haline getirebilir, onu izole etmek yerine ilişkiye
geçirebilirse. Bu durumda radyonun tedarikçilik faaliyetini bırakarak,
dinleyiciyi tedarikçi olarak örgütlemesi gerekecektir.” (Brecht, 2012, s. 18)
Bu gerçekleşebilirse, der Brecht, düşünce alışverişi olanaklı hale gelecek ve
radyo demokratikleşerek “etkili” bir buluşa dönüşecektir. Temel mesele, halkın,
eğitilmesinin yanında, kendisinin de eğitici rolünü üstlenebilmesidir. Radyo
dinleyicisinin aktif olmasını istemesi, yazarın ‘Epik Tiyatro’sunda
amaçladıklarıyla ilintilidir elbette. Bu durumda propaganda da yeni bir biçim
kazanabilecektir.
II.
Sevgi
Soysal’ın ‘Sabuncu’ soyadıyla 1969 yılında Dost
dergisinde yayımlanan dört bölümlük konuşma dizisinde Radyo ve Televizyon’dan
eğitme amacına uygun olarak nasıl yararlanılabileceğini bulma çabasındadır ve ilk
konuşmaya şu sorularla başlanır: “Radyo her şeyin üstünde bir eğitim aracı
mıdır? Yoksa eğlendirici, haber verici bir eğitim aracı mıdır? Yoksa
eğlendirirken, haber verirken, yanı sıra eğiten bir araç mıdır?” (Soysal, 1969,
s. 26) Soysal’a göre çağdaş eğitimin, insanların düşüncelerini özgürleştirmelerine,
bireysel güçlerini anlamalarına yardımcı olması gerekir, çünkü çağımızın
bireyi, bireysel gücünü, toplumun ve çağın yararına değerlendirmelidir.
Çağdaş eğitimde birinci amaç, yaşamaya
yardımcı olmaktır. Bunun yolu, modern toplumun temelleri hakkındaki eğitim,
politik eğitim ve tabiat bilimleri eğitiminden geçmelidir.
İkinci amaç ise, beğeninin
geliştirilmesidir. Halkın sanata kapalı kalmış çoğunluğuna onu tanıtma, anlama
yolu açılmalıdır.
Üçüncü amaç olarak Soysal,
insanlardaki eğilimlerin geliştirilmesi gerektiğini söyler. Önce bunlar açığa
çıkarılmalı, sonra da geliştirilirken insanlara yardım edilmelidir.
Yazar öncelikle bu amaçlar üstünde
durur çünkü Radyo ve Televizyon’un ancak bu amaçları gözeterek eğitici
olabileceğine inanır. Eğitici Radyo’nun temel şartı özerk olmasıdır, ancak mali
ve politik özerklik yeterli değildir. Bağımsız, ama yayın yapılan ülkenin
çıkarlarını, yararını gözeten; onun gerçeklerine, sorunlarına yönelen; bunların
çözümüne katkı yapmaya çalışan; bu görevi bilimsel ve bilinçli bir tarafsızlıkla
gerçekleştirebilen bir Radyo, eğitici olabilecektir.
“Eğitici Radyo Üstüne Konuşmalar”ın
ikinci bölümünde Sevgi Soysal ‘Kimi Eğitmek-Nasıl Eğitmek?’ sorusunu alt başlık
olarak kullanır. “Dinlenmeyen ya da seyredilmeyen bir Radyo-Televizyon, boşa
kurşun atan bir silah, dinleyicisiz bir hatip, seyircisiz bir tiyatro,
okuyucusuz bir kitap kadar anlamsızdır ve anlamsızlığı oranında eğitici
değildir” (Soysal, 1969, s. 11) diyen yazar, hangi dinleyici grubuna neyin, ne
şekilde ve ne zaman ulaşması gerektiğinin altını çizer. Radyonun eğitici olması
demek, kendisi için gerekli bilgi kaynaklarını, bunlardan yoksun dinleyici
kitlelerine aktaran, güven verici bir aktarıcı olması demektir. Burada iki
prensip vardır: Bilgi kaynaklarının seçimi ve bilgilerin sunulması. Çünkü bütün
bilgi kaynakları, insanların eğitimi açısından aynı önemi taşımazlar. Ayrıca
seçilen bilgi, bütünü yansıtan örneklerle geliştirilebilir olmalıdır ki,
dinleyici içine çekilebilsin. Öğretme, aydınlatma iddiası taşıyan her programda
bilginin sunuluşu da önemlidir, ki burada insanların doğal öğrenme
alışkanlıklarına uymak gerekir. Öte yandan, dinleyicinin dikkat grafiği de
dikkate alınmalıdır. Örneğin, bir programın son dakikalarında tekrara
gidilmelidir, çünkü 45 dakikalık bir programda dinleyicinin ilgisi ilk 10
dakikada yavaş yükselmekte, 10. ile 30. dakika arasında doruğa ulaşmakta ve son
10 dakikada hızla düşmektedir. Soysal bu konuşmasının sonunda “radyoculukta
katı, kesin kurallar olamayacağını” söyler. “Didaktik önemli bir yardımcıdır
ama hiçbir zaman eğitici çabanın başlangıcı ve sonu olamaz.” (Soysal, 1969, s.
13)
Sevgi Soysal’ın “Eğitici Radyo Üstüne Konuşmalar”ının
üçüncü bölümü, radyonun özelliklerinin eğitici yayınlara etkisi üzerinedir.
Brecht’in radyo dinleyicisinin pasif olmamasını istemiştir, ancak dinleyici
tarafından radyo genelde eğlendirme aracı olarak görülür. Pasif öğrenme
olamayacağını savunanlar için radyonun eğitici yanı yoktur; üstelik radyo,
dinleyiciyi düşünce tembelliğine alıştırmaktadır. Soysal farklı alıntılarla bu
vurguları yapar ama sonra bunlara karşı savlar geliştirir. Öncelikle,
dinlemenin, kendini vermenin tam pasif bir davranış olmadığının; yorucu, çaba
isteyen, aktif bir durum olduğunun altını çizer. Radyonun akustik özelliği
sayesinde iyi bir konuşmacı, dinleyiciyle bir iç diyalog kurabilir. Soysal’a
göre radyonun sadece akustik olarak eğitim yapabileceği iki tür vardır:
sohbet/anlatarak öğretme ve konferans/aydınlatarak öğretme. Sohbet dinleyiciyi
konuya ısıtacak, benimsemesini sağlayabilecektir. Konferansta ise açıklık,
netlik ve canlılık çok önemlidir. Ayrıca, mekan ayrılığının eğitici işlevi
azaltmasına karşı, bu ayrılığın dinleyiciyi özgür kıldığını ve otoritenin
dışına taşıdığını söyleyen yazar, konuşmasını şöyle tamamlar: “Objektif
değerler, radyonun aracılığıyla dinleyicinin subjektif dünyasına aktarılabilir.
Başarılı bir programda dinleyici bu mekan ayrılığından rahatsız olmaz.
Mikrofon, insan kulağıyla kişisel bağlantı kurabilen bir araçtır.” (Soysal,
1969, s. 21)
Konuşma dizisinin dördüncü ve son bölümünde
ise Sevgi Soysal radyoyla dinleyici arasındaki mekan ayrılığının nasıl
aşılacağına ilişkin yollar bulur ve bunları detaylandırır. Brecht’in daha önce
alıntı yapılan “İletişim Aracı Olarak Radyo” yazısında önerdiği gibi, dinleyiciyi
programa katmak için dolaylı ve dolaysız yollar -topluca dinleme, mektupla
programa katılma, telefonla programa katılma, soru-cevap, tartışma, açık oturum-
vardır. Radyo böylece tek sesli bir araçtan çok sesli bir araca dönüşebilir. Konuşmasında
radyonun yaygınlığının eğiticilik açısından sakıncalarına da değinen yazar,
dinleyicinin bilgi seviyesinin dikkate alınması gerektiğini vurgular:
“Yayınları eğitilmemiş çoğunluğun anlayabileceği düzeye getirmekte, ayrımın
azalması açısından fayda vardır. Radyo herkese yönelmeli, ama bilgili azınlığı
da geliştirmelidir.” (Soysal, 1969, ss. 22-23) Brecht de 1927 tarihli “Radyo
Yöneticilerine Öneriler” isimli yazısında şunları önermiştir: “Mikrofon önünde,
hiçbir canlılığı olmayan sunumlar yerine, gerçek röportajlar, kendisine soru
yöneltilen kişinin, gazetelerdeki röportajlarda olduğu gibi özenli yalanlar
uydurmaya zaman bulamadığı gerçek röportajlar yapabilirsiniz. Uzmanların
katıldığı tartışmalar çok önemli olabilir. Fakat bu tür programları, aile için
müzik veya dil dersleri gibi günlük programların gri tekdüzeliğinden
ayırabilmek için önceden duyurular yapmak gerekir. Radyo için yapılmış
programlara gelince, söylediğim gibi bunlar ancak ikinci sırada gelmeli, buna
karşılık çok daha yoğunlaştırılmış olmalıdır.” (Brecht, 2012, ss. 7-8)
III.
Dergilerde
çıkan bu konuşma dizisinin dışında, Sevgi Soysal’ın kitaplaşan Radyo Konuşmaları, TRT’den arkadaşı
Serpil Erdemgil’in ‘Yazı Masası’ isimli, çok samimi ve dokunaklı bir yazısıyla
başlar. Tedavi için İngiltere’de kaldığı dönemden, 1976 tarihli beş kısa BBC konuşması,
Soysal’ın kara mizah yüklü kişisel gözlemleriyle örülü halde gerçeği kavrar ve
dalgalar halinde insanlara yayar. “Hayat, inat tanımaz” der yazar, “Direnmeden,
inatlaşmadan paylaşılması gerekir.” (Soysal, 2005, s. 21) Çünkü hayat gerçeğin
ta kendisidir. Ölüm hakkında ise şöyle der: “Eğer ölüm varsa, daha güzel bir
hayatın, daha uygar insanların, daha insanca kuracakları bir hayatın gerçeği
için var. Yoksa ölüm, insanlar arasındaki kavgayı, bir insan ömrü içinde
aşamadıkları sevgisizliği, çirkinliği daha kötü bir dünyaya aktarmak isteyenler
için değildir.” (Soysal, 2005, s. 29)
Daha
önce değinilen ve “Bu yazı Hitler Almanyası’nda dağıtılmak üzere yazıldı”
notuyla başlayan “Gerçeğin Yazılmasında Beş Zorluk” yazısında Bertolt Brecht,
önce gerçeği yazacak cesarete, yüreğe sahip olmak gerektiğini söylemiştir. Bu
yazı, Sevgi Soysal’ın Orta Doğu Teknik Üniversitesi’de Alman yazar hakkında
verdiği konferansın temel eksenini de oluşturur.
-“Sevgi,
kavuniçiye bakan saçları ve koskocaman çantasıyla çıkageldi. Usulca kürsüye
ilişti. Çantas ının içindeki bir yığın kitabı masanın üstüne dizdi.” (Türker,
2004, s. 9)
-“Hakkında bir konferans? Buna kalkışmayacağım. Brecht’ten bir şeyler göstermek -ancak bu mümkün. 20 cilt kitabı bunun için dizdim.” (Soysal, Konferans Notları)
-“Hakkında bir konferans? Buna kalkışmayacağım. Brecht’ten bir şeyler göstermek -ancak bu mümkün. 20 cilt kitabı bunun için dizdim.” (Soysal, Konferans Notları)
-“Kimseyi ezmeyen bir tevazuyla,
Brecht’i anlatmaya kalkışmanın yüklenemeyeceği bir iddia olduğunu, ancak onunla
tanışamaya birlikte başlayabileceğimizi söyleyerek giriş yaptı.” (Türker, 2004,
s. 9)
-“Brecht yazmayı ciddiye alır.
Yazdıklarıyla yetinmez, onları yeniden ve yeniden inceler, eleştirir, açıklar.
Çünkü zor bir iştir gerçeği yazmak. (…) Eğer, yaşayan, kavgasını yaşatabilen,
gerçeği yansıtan ve gerçeği tümüyle kavrayan gerçek bir halk edebiyatı
istiyorsak, en azından gerçeğin hızına ayak uydurabilmeliyiz.” (Soysal,
Konferans Notları)
-“Daha sonra yıllarca okuyarak Brecht
hakkında edindiğim bütün bilgiyi, o gün ondan dinlediklerim üzerine inşa
ettim.” (Türker, 2004, s. 9)
IV.
Kanadalı
rock grubu Rush (1980), ‘The Spirit of Radio’ şarkısında şöyle der: “Modern
müzik yapan bu mekanizma / çok samimi görünebilir hala / soğuk ve mesafeli
olmayabilir / ve bu gerçekten sadece / senin dürüstlüğüne bağlı / sadece senin
dürüstlüğüne..” Brecht hiç susmaması
için söz ister radyodan. Nazım Hikmet’in de illetidir o: radyomani, der ve
radyosuz yapamaz. Ve görünen o ki, Sevgi Soysal da bir radyo aşığıydı. Daha da
ötesi, hayatın aşığıydı o. Hayatın ruhunu yakalamış ve bunu koruyabilmiş bir
insandı. Yaşayabildiğince yaşadı, yazabildiğince yazdı. Gerçeği kavrayabildiği
için söyleyecek sözleri vardı ve üstelik, bunları hiç çekinmeden söyleyebildi. “Söyleyecek
bir şeyleri olan fakat dinleyici bulamayan bir adamın durumu kötüdür. Fakat
daha da kötüsü, kendisine bir şeyler söyleyecek birini bulamayan dinleyicilerin
durumudur.” (Brecht, 2012, s. 5)
Kaynakça:
Brecht, Bertolt. (2005). Ausgewählte Werke, Sechster Band: Schriften. Frankfurt am Main: Suhrkamp Verlag.
Brecht, Bertolt. (2012). Radyo Kuramı ve Sinema Üzerine. (Süheyla Kaya, Çev.) İstanbul: Agora Kitaplığı.
Rush. (1980). ‘The Spirit of Radio’. Permanent Waves-Album. Canada: Core
Music Publishers.
Soysal, Sevgi. (1969) ‘Eğitici Radyo Üstüne
Konuşmalar I-IV.’ Dost Dergisi 55-58.
Ankara.
Soysal, Sevgi. (2004). Bakmak. İstanbul: İletişim Yayınları.
Soysal, Sevgi. (2005). Radyo Konuşmaları-Hoş Geldin Ölüm. İstanbul: İletişim Yayınları.
Soysal, Sevgi. Konferans
Notları. İstanbul: Funda Soysal Arşivi.
Bu yazının yer aldığı kitap:
Tuesday, August 27, 2019
51'lik Dünya Edebiyatı Seçkisi (Okunup Sevilenlerden Hareketle Tiyatro/Öykü/Roman)
Agatha Christie / On Küçük Zenci
Albert Camus / Yabancı
Andrey Platonov / Can
Antoine Saint-Exupery / Küçük Prens
Anton Çehov / Öyküleri
Bertolt Brecht / Cesaret Ana
Dino Buzzati / Öyküleri
Edgar Allan Poe / Öyküleri
Ernest Hemingway / Öyküleri
François Rabelais / Gargantua
Franz Kafka / Dönüşüm
Fyodor Dostoyevski / Yeraltından Notlar
Gabriel Garcia-Marquez / Yüzyıllık Yalnızlık
Georg Büchner / Woyzeck
George Orwell / 1984
Heinrich v. Kleist / Michael Kohlhaas
Henri Stendhal / Kızıl ile Kara
Henrik Ibsen / Hayaletler
Henry James / Ormandaki Canavar
Hermann Broch / Bilinmeyen Değer
Hermann Hesse / Demian
Italo Calvino / Zor Sevdalar
Italo Svevo / Zeno
Ivan Turgenyev / Babalar ve Oğullar
Jack Kerouac / Yolda
James Joyce / Dublinliler
Jaroslav Haşek / Aslan Asker Şvayk
Johann W. Goethe / Faust
John Steinbeck / Öyküleri
Juan Ramon Jimenez / Platero ve Ben
Jules Verne / İki Yıl Okul Tatili
Kate Chopin / Uyanış
Lev Tolstoy / İvan İlyiç’in Ölümü
Marguerite Yourcenar / Doğu Öyküleri
Michael Ende / Momo
Miguel Cervantes / Don Kişot
Nikolay Gogol / Palto
Nikos Kazancakis / Zorba
Paul Auster / Ay Palas
Raymond Carver / Öyküleri
Robert Musil / Genç Törless
Sadık Hidayet / Kör Baykuş
Sophokles / Kral Ödipus
Stefan Zweig / Korku
Stephen King / Ölü Bölge
Thomas Mann / Venedik’te Ölüm
Ursula Le Guin / Yerdeniz
W. G. Sebald / Austerlitz
William Faulkner / Döşeğimde Ölürken
William Saroyan / Öyküleri
William Shakespeare / Hamlet
Subscribe to:
Posts (Atom)
ÇOCUK RESMİ
Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...
-
ŞARKIDAKİ ŞİİR'den 12 yıl sonra, modern müzik üzerine ikinci kitabım çıktı. BiR PLAKTAN İÇERİ, Billie Holiday'dan Ozzy Osbourne...
-
Kuklalar Alman kuklaları Yahudileri yaktı Yahudi kuklalar seçim yapmadı Kukla akbabalar ölüleri yer Kukla cesetlerden beslenir Kukla rüz...
-
https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-423-temmuz-2024/10173/ceza-somurgesinde-acik-havada-karabasan/12860 Franz Kafka 1915 tari...







