Wednesday, June 8, 2011
Friday, April 29, 2011
Devrim İçin Yeniden Burada
“Evde kıçının üzerinde oturamayacaksın dostum / ekranın karşısına geçip ayaklarını uzatamayacaksın / uyuşuk uyuşuk oradan oraya zaplamayacaksın / reklamlar başlayınca bira almaya koşamayacaksın / çünkü devrim televizyondan yayınlanmayacak.”-‘The Revolution Will Not Be Televised’ / Gil Scott-Heron‘Siyah Dylan’ ya da ‘Rap’in babası’ olarak da anılan Gil Scott-Heron 16 yıldır albüm yapmıyordu. Daha doğrusu yapamıyordu, çünkü uyuşturucudan kurtulması için gördüğü tedavi sürecinde yapmaması gereken şeylere kalkışıyor ve hapse girmek durumunda kalıyordu. Hayır, sanıldığı gibi ‘HIV pozitif’ değildi.
2007’de yeni bir albüm üzerinde çalıştığını duyurdu; bunun yanında yeni bir kitap da yazmaktaydı. Albüm bu yılın başlarında çıktı: I’m New Here. Gil Scott-Heron bir zamanlar tüm sıcaklığıyla parçası olduğu gerçekliğin bir bakıma yıllar boyunca dışında kalmış, albümünü tamamlama aşamasında etrafına sağlıklı bir gözle bakabildiğinde “burada yeni olduğu” hissiyatına kapılmıştı. Evet, 61 yaşında yeni bir hayata başlıyordu Scott-Heron. Londra/Brixton konserinde geçmişten olduğu kadar gelecekten de bahsetti; bilgeliğini ümitleriyle harmanladı.
1949 Chicago doğumlu Gil Scott-Heron 1970’te hem ilk romanını (The Vulture) hem de ilk albümünü (Small Talk at 125th and Lenox) çıkarmıştı. Albümde homofobiden siyah devrimcilerin iki yüzlülüğüne, tüketim çılgınlığından orta sınıfın cahilliklerine uzanan temaları işliyordu ve etkilendiği isimler olarak Langston Hughes’u, Malcolm X’i, Nina Simone’u, John Coltrane’i gösteriyordu. Brian Jackson’la iyi bir ikili oluşturan ozanın 1974 tarihli dördüncü albümü Winter In America büyük beğeni kazandı ve başyapıtı olarak görüldü. Scott-Heron albümlerinde hiciv yüklü şiirlerini de seslendiriyordu ve bu sırada ikinci romanı (The Nigger Factory) da çıkmıştı. Onu dönemin Marvin Gaye ya da Curtis Mayfield gibi militan soul şarkıcılarından ayıran, bu hiciv gücüydü.
80’li yıllarda dört albüm çıkaran rap şairi, verdiği mesajlarıyla politik rap’in de kurucusu olarak görülüyordu; bunun yanı sıra ‘asit caz’ türüne de öncülük ettiği söylendi. Çağdaş rap müzisyenlerine öğütler vermekten hiç geri durmayan Scott-Heron, sahicilik, daha sanatsal bir yaklaşım ve içinde bulunulan duruma eklenmektense onu değiştirmeye yönelik tavır almaktan yanaydı. 1994’te çıkan Spirits, bu yılın müjdesi I’m New Here’den önceki son albümüydü.
Devrimci Zenci Sahnede
Yeni albümün turnesi kapsamında Gil Scott-Heron elbette ki Londra’yı es geçmedi. Londra’nın güneyinde bulunan Brixton’daki O2 Academy binasının ışıklı tabelasında, 14 Kasım 2010’da “An Evening with Gil Scott-Heron” yazıyordu. Hava dondurucu soğuktu ve kapının önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. İşte burada önceden alınan biletlerin güzelliği: Tam saatinde geldiğimiz için hiç beklemeden girebildik içeri.
O2 Academy garip bir mekan. Kubbesi oldukça yüksekte, ancak siyaha boyalı olduğundan, insan kendini açık havada zannedebiliyor. Sahnenin üst bölümleri antik ya da klasik çağdan sütunlar, taklar ve benzerleriyle dekore edilmiş. Salon geniş, ayakta çok fazla seyirci alabiliyor; üst katta ise oturulabiliyor ama orası fazla yüksek geldi bize. Salonun arka cephesinde birçok bar var, lakin bira çeşidinin az olmasına şaşırdık. Rap şairinin kitap ve tişörtlerinin satıldığı bir köşe de vardı salonun hemen girişinde.
Sözünü ettiğim kuyruğa rağmen, ön grubun dinletisi bitip sıra Gil Scott-Heron’a geldiğinde salon ısınmıştı, ama tamamen dolu değildi. Yıl 1978 ve sahneye The Clash çıkıyor olsaydı, bu salon tıka basa dolu ve daha sıcak olurdu, diye geçirdim aklımdan. Yine de, oradakiler, ozanın eski dönemlerini olduğu kadar yeni albümünü de biliyor gibiydiler.
Gil Scott-Heron, I’m New Here’in kapağındaki gibi gri, bol bir takım ve beyaz gömlek ve de alkışlar içinde çıktı sahneye. Çıktığı gibi de öne gelerek konuşmaya başladı: “Bir CD çıkardığınızda farkınıza varırlar ve hakkınızda yazmaya başlarlar. Bu yıl kendim hakkında bilmediğim birçok şey okudum. Görünen o ki ben ‘kaybolmuşum’. Yani eğer bu geceki performans sırasında aniden yok olursam özür dilerim.” Sonra laftan lafa atladı, hayatından (ancak yarısını anlayabildiğimiz) anekdotlar verdi, güldürdü ve ortada duran Rhodes keyboard’ının başına geçti. İlk notalar duyulduktan sonra da devam etti: “Oysa ben hep buradaydım.”
Konserin ilk bölümünde solo olarak ‘Ain’t No Place I Ain’t Been Down’ı, yaşlı bir Afrikalının anlattığı eski bir Afrika halk şarkısından esinlenilen ‘Winter In America’yı ve ‘We Almost Lost Detroit’i söyledi. Ardından, önceki grupları The Midnight Band ve The Amnesia Express’ten elemanlar kendisine katıldı. Şarkı aralarında uzun uzun anlatıyor, kendisini sample’layan müzisyenlerden, Somali’de yaşananlara acılara uzanıyordu. Saçları ağarmıştı, sesi belki biraz yıpranmış ama hala müthişti, şapkası ve karizmasıysa yerindeydi. Son yıllarını sorunlar içinde, zevklerden uzak biri için bizce hayli neşeliydi. “Eğer sen kendini eğlendiremiyorsan, insanlar da seni eğlendiremez,” diyordu. Gece indikçe, başarılar kazandığı eski takımına dönen bir sporcu gibi hızla ısındı, salonu da ısıttı.
En iyi zamanlarındaki ekürisi Brian Jackson’ın yerinde, sanki bu kez Vernon James vardı ve flütle saksafon da ondaydı. Kim Jordan ikinci keyboard’da, Tony Duncanson ise perküsyondaydı. Eğlence giderek arttı. ‘Is That Jazz?’, ‘Pieces of a Man’, ‘Your Daddy Loves You’ şarkıları incelikli ve ustaca yorumlarla seyirciye ulaştı. Bu anların ne kadar değerli olduğunun farkında olanlar az değildi. Yeni albümden ise, “Mark Lanegan’ın yorumu çok güzeldi” diyerek övdüğü ‘I’ll Take Care Of You’ seslendirildi. Daha sonra, gecenin en yüksek anları ‘The Bottle’ ile geldi. Ancak ortasındaki uzun bongo solosu yerine bir ‘The Revolution Will Not Be Televised’ ne güzel olurdu, diye geçirdim aklımdan. Sonra sahneden inen ekip, tek şarkı için geri geldi ve ‘Be Safe Be Free’yi söyledi. Uzun süren alkışlar ve selamlamalardan sonra O2 Academy’nin loş ışıkları yandı. Tarihe tanıklık 80 dakika sürmüş ve bitmişti. Çıkarken, nedendir bilinmez acele ettik; ancak bu, şehirli bir Türk olmanın yan etkilerinden biriydi ve tamamen gereksizdi. Belki konser sonrası sokakta tezgahlar açılmış, Scott-Heron’un güzel tişörtleri, eski kitapları satılmıştı.
2000’li yılların başları çok sıkıntılı geçti Gil Scott-Heron için. Kariyerinin başındaki avangart, radikal şair kimliğinin yanına bilinçli bir caz-funk şarkıcısını ekleyen müzisyen yıllar boyunca öğütler verdiği, tavsiyelerde bulunduğu konularda kendisi takılıp kalarak yıllarını harcadı belki, ama artık kendini tekrar bulmuş görünüyor. 2010’da bolca konuşuldu, kalabalıklar karşısına çıktı, eski sıcaklığı yakaladı ve yeni dinleyiciler de kazandı. Amerika’da kış gelmiş olabilir, ama Gil Scott-Heron için yeni bir bahar başladı çoktan.
2007’de yeni bir albüm üzerinde çalıştığını duyurdu; bunun yanında yeni bir kitap da yazmaktaydı. Albüm bu yılın başlarında çıktı: I’m New Here. Gil Scott-Heron bir zamanlar tüm sıcaklığıyla parçası olduğu gerçekliğin bir bakıma yıllar boyunca dışında kalmış, albümünü tamamlama aşamasında etrafına sağlıklı bir gözle bakabildiğinde “burada yeni olduğu” hissiyatına kapılmıştı. Evet, 61 yaşında yeni bir hayata başlıyordu Scott-Heron. Londra/Brixton konserinde geçmişten olduğu kadar gelecekten de bahsetti; bilgeliğini ümitleriyle harmanladı.
1949 Chicago doğumlu Gil Scott-Heron 1970’te hem ilk romanını (The Vulture) hem de ilk albümünü (Small Talk at 125th and Lenox) çıkarmıştı. Albümde homofobiden siyah devrimcilerin iki yüzlülüğüne, tüketim çılgınlığından orta sınıfın cahilliklerine uzanan temaları işliyordu ve etkilendiği isimler olarak Langston Hughes’u, Malcolm X’i, Nina Simone’u, John Coltrane’i gösteriyordu. Brian Jackson’la iyi bir ikili oluşturan ozanın 1974 tarihli dördüncü albümü Winter In America büyük beğeni kazandı ve başyapıtı olarak görüldü. Scott-Heron albümlerinde hiciv yüklü şiirlerini de seslendiriyordu ve bu sırada ikinci romanı (The Nigger Factory) da çıkmıştı. Onu dönemin Marvin Gaye ya da Curtis Mayfield gibi militan soul şarkıcılarından ayıran, bu hiciv gücüydü.
80’li yıllarda dört albüm çıkaran rap şairi, verdiği mesajlarıyla politik rap’in de kurucusu olarak görülüyordu; bunun yanı sıra ‘asit caz’ türüne de öncülük ettiği söylendi. Çağdaş rap müzisyenlerine öğütler vermekten hiç geri durmayan Scott-Heron, sahicilik, daha sanatsal bir yaklaşım ve içinde bulunulan duruma eklenmektense onu değiştirmeye yönelik tavır almaktan yanaydı. 1994’te çıkan Spirits, bu yılın müjdesi I’m New Here’den önceki son albümüydü.
Devrimci Zenci Sahnede
Yeni albümün turnesi kapsamında Gil Scott-Heron elbette ki Londra’yı es geçmedi. Londra’nın güneyinde bulunan Brixton’daki O2 Academy binasının ışıklı tabelasında, 14 Kasım 2010’da “An Evening with Gil Scott-Heron” yazıyordu. Hava dondurucu soğuktu ve kapının önünde uzun bir kuyruk oluşmuştu. İşte burada önceden alınan biletlerin güzelliği: Tam saatinde geldiğimiz için hiç beklemeden girebildik içeri.
O2 Academy garip bir mekan. Kubbesi oldukça yüksekte, ancak siyaha boyalı olduğundan, insan kendini açık havada zannedebiliyor. Sahnenin üst bölümleri antik ya da klasik çağdan sütunlar, taklar ve benzerleriyle dekore edilmiş. Salon geniş, ayakta çok fazla seyirci alabiliyor; üst katta ise oturulabiliyor ama orası fazla yüksek geldi bize. Salonun arka cephesinde birçok bar var, lakin bira çeşidinin az olmasına şaşırdık. Rap şairinin kitap ve tişörtlerinin satıldığı bir köşe de vardı salonun hemen girişinde.
Sözünü ettiğim kuyruğa rağmen, ön grubun dinletisi bitip sıra Gil Scott-Heron’a geldiğinde salon ısınmıştı, ama tamamen dolu değildi. Yıl 1978 ve sahneye The Clash çıkıyor olsaydı, bu salon tıka basa dolu ve daha sıcak olurdu, diye geçirdim aklımdan. Yine de, oradakiler, ozanın eski dönemlerini olduğu kadar yeni albümünü de biliyor gibiydiler.
Gil Scott-Heron, I’m New Here’in kapağındaki gibi gri, bol bir takım ve beyaz gömlek ve de alkışlar içinde çıktı sahneye. Çıktığı gibi de öne gelerek konuşmaya başladı: “Bir CD çıkardığınızda farkınıza varırlar ve hakkınızda yazmaya başlarlar. Bu yıl kendim hakkında bilmediğim birçok şey okudum. Görünen o ki ben ‘kaybolmuşum’. Yani eğer bu geceki performans sırasında aniden yok olursam özür dilerim.” Sonra laftan lafa atladı, hayatından (ancak yarısını anlayabildiğimiz) anekdotlar verdi, güldürdü ve ortada duran Rhodes keyboard’ının başına geçti. İlk notalar duyulduktan sonra da devam etti: “Oysa ben hep buradaydım.”
Konserin ilk bölümünde solo olarak ‘Ain’t No Place I Ain’t Been Down’ı, yaşlı bir Afrikalının anlattığı eski bir Afrika halk şarkısından esinlenilen ‘Winter In America’yı ve ‘We Almost Lost Detroit’i söyledi. Ardından, önceki grupları The Midnight Band ve The Amnesia Express’ten elemanlar kendisine katıldı. Şarkı aralarında uzun uzun anlatıyor, kendisini sample’layan müzisyenlerden, Somali’de yaşananlara acılara uzanıyordu. Saçları ağarmıştı, sesi belki biraz yıpranmış ama hala müthişti, şapkası ve karizmasıysa yerindeydi. Son yıllarını sorunlar içinde, zevklerden uzak biri için bizce hayli neşeliydi. “Eğer sen kendini eğlendiremiyorsan, insanlar da seni eğlendiremez,” diyordu. Gece indikçe, başarılar kazandığı eski takımına dönen bir sporcu gibi hızla ısındı, salonu da ısıttı.
En iyi zamanlarındaki ekürisi Brian Jackson’ın yerinde, sanki bu kez Vernon James vardı ve flütle saksafon da ondaydı. Kim Jordan ikinci keyboard’da, Tony Duncanson ise perküsyondaydı. Eğlence giderek arttı. ‘Is That Jazz?’, ‘Pieces of a Man’, ‘Your Daddy Loves You’ şarkıları incelikli ve ustaca yorumlarla seyirciye ulaştı. Bu anların ne kadar değerli olduğunun farkında olanlar az değildi. Yeni albümden ise, “Mark Lanegan’ın yorumu çok güzeldi” diyerek övdüğü ‘I’ll Take Care Of You’ seslendirildi. Daha sonra, gecenin en yüksek anları ‘The Bottle’ ile geldi. Ancak ortasındaki uzun bongo solosu yerine bir ‘The Revolution Will Not Be Televised’ ne güzel olurdu, diye geçirdim aklımdan. Sonra sahneden inen ekip, tek şarkı için geri geldi ve ‘Be Safe Be Free’yi söyledi. Uzun süren alkışlar ve selamlamalardan sonra O2 Academy’nin loş ışıkları yandı. Tarihe tanıklık 80 dakika sürmüş ve bitmişti. Çıkarken, nedendir bilinmez acele ettik; ancak bu, şehirli bir Türk olmanın yan etkilerinden biriydi ve tamamen gereksizdi. Belki konser sonrası sokakta tezgahlar açılmış, Scott-Heron’un güzel tişörtleri, eski kitapları satılmıştı.
2000’li yılların başları çok sıkıntılı geçti Gil Scott-Heron için. Kariyerinin başındaki avangart, radikal şair kimliğinin yanına bilinçli bir caz-funk şarkıcısını ekleyen müzisyen yıllar boyunca öğütler verdiği, tavsiyelerde bulunduğu konularda kendisi takılıp kalarak yıllarını harcadı belki, ama artık kendini tekrar bulmuş görünüyor. 2010’da bolca konuşuldu, kalabalıklar karşısına çıktı, eski sıcaklığı yakaladı ve yeni dinleyiciler de kazandı. Amerika’da kış gelmiş olabilir, ama Gil Scott-Heron için yeni bir bahar başladı çoktan.
Saturday, January 1, 2011
2010'da Müzik
Dinlediğim 2010 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:
Yabancı:
Kayo Dot / Coyote
The Ex / Catch My Shoe
Gil Scott-Heron / I’m New Here
Swans / My Father Will Guide Me Up A Rope To The Sky
Mulatu Astatke / Mulatu Steps Ahead
The Dillinger Escape Plan / Option Paralysis
Tindersticks / Falling Down A Mountain
Faust / Faust Is Last
Liars / Sisterworld
Grinderman / 2
ve tabii:
Johnny Cash / Ain't No Grave
Yerli:
Alper Maral / Elektroakustisch!
Baba Zula / Gecekondu
Sakareller / Beş Dakika Daha
Rakı / Kokoteks Ltd.
Ricochet / The Burning One
Yabancı:
Kayo Dot / Coyote
The Ex / Catch My Shoe
Gil Scott-Heron / I’m New Here
Swans / My Father Will Guide Me Up A Rope To The Sky
Mulatu Astatke / Mulatu Steps Ahead
The Dillinger Escape Plan / Option Paralysis
Tindersticks / Falling Down A Mountain
Faust / Faust Is Last
Liars / Sisterworld
Grinderman / 2
ve tabii:
Johnny Cash / Ain't No Grave
Yerli:
Alper Maral / Elektroakustisch!
Baba Zula / Gecekondu
Sakareller / Beş Dakika Daha
Rakı / Kokoteks Ltd.
Ricochet / The Burning One
Saturday, December 4, 2010
Güleryüzlü Kuramlar
Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, ya da sevenlerinin deyişiyle Gabo bir yazısında kötü edebiyat öğretmenlerinin, öğrencilerin kafalarını bulandırdıklarından şikayet eder ve “romancıların söylediklerinden daha çoğunu söylemek isteyebileceklerini hiç düşünmediğim için çok saf bir okuyucuyum galiba” der. Gabo, bir edebiyat dersinin iyi bir okuma kılavuzundan başka bir şey olmaması gerektiğini düşünmektedir.Okumayı sevenler ise bazen daha fazlasını isteyip ‘derin anlam’ın peşine düşerler. Edebiyatın, bu derinlerde yatana ulaşmak için iyi bir yol olduğuna inanmak ne kadar da güzeldir. Farkında olunmasa bile bazen bunun için yaklaşılır kitaplara ve onların içinde kaybolmak istenir. Çünkü ancak kaybolunduğunda, varoluşun ve hayatın derin anlamı bulunabilecektir.
Ankara ve İstanbul’da dersler veren ve göstergebilimcileri derinden etkileyen Litvanyalı asıllı edebiyat kuramcısı Algirdas Julien Greimas, tüm edebiyat metinlerinde temel ve ortak bir anlam ekseni bulunduğunu öne sürmüş ve bunu tek tek metinlerde göstermeye çalışmıştır. Bu temel anlamsal boyutun kökleri, Greimas’a göre yaşamın kendisine dayanır. Yaşam, tüm edebiyat metinlerini çevreleyen, onlara anlamını, değerini veren genel bağlamdır ve bu anlamlar da karşıtlıklar üzerine kuruludur. Edebiyat, işte bu karşıtlıkları aşama aşama yumuşatarak kullanır ve bizim bunları anlayabilmemizi sağlar. Çünkü bizler bu karşıtlıklarla ancak böyle başa çıkabilir ve özgürleşebiliriz. Erkman, “aslında Ortaçağ ve sonrası da aynı şeyi yapıyordu” der. “Ama dizge anlayışı böyle gelişmemişti ve en derinde hep kutsal bir anlam aranıyordu.”
Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar isimli kitabının esas sorusu “Edebiyat üzerine çağlar boyunca neler düşünülmüş, edebiyattan neler beklenmiş?” Ancak daha başka birçok soruya da yanıtlar arayan ve bu yanıtlara giden yolları gösteren bir kitapla karşı karşıyayız. İlk soru ise, tahmin edilebileceği gibi “edebiyat nedir?”
Bu soruyla ve Gilgameş ile başlayan yolculuk, Mezopotamya’dan bugünün ‘postmodern sonrası’ dünyasına kadar, tarih boyunca edebiyata nasıl bakıldığına ışık tutuyor. Evet, gerçekten de ışık tutuyor; Gabo’nun dediği gibi, edebiyata yaklaşmak isteyenlere kılavuzluk ediyor.
“Kuram’ın ne olduğu” ise kitabın ikinci sorusu. Erkman, kuramın anlamı, edebiyatın nerede başladığı, sınırları, temel terimleri, edebiyatbilim ve filoloji, edebiyatın dil ile ilişkisi, edebiyatın evrenselliği gibi son derece önemli konular üzerinde zengin bir kültürel birikimle durarak, belki akıllarda uçuşan ama yere inmeyen düşünceleri saptıyor.
Edebiyata bakışa gelince ise ilk büyük durak mitoloji ve poetikalar. Yazar, kullandığı her terimi, okurun yabancılaşmasına engel olmak için basitçe açıklamayı da ihmal etmiyor. Sonrasında ise -malum: sanat uzun, hayat kısa- yolculuk hızlanıyor.
Eski Yunan ve elbette Aristoteles’ten Ortaçağ’a ve elbette Vico’ya; Rönesans’tan İslam dünyasına ve oradan Osmanlı’ya uzanılırken, bu süreçte disiplinlerarası yaklaşım hep gözetiliyor. Özellikle de resim sanatı bu yaklaşımda biraz daha öne çıkıyor. “18. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da tiyatro, roman ve şiiri kapsayan bir üst terim yoktur. Edebiyata yönelik kullanımı, 18. Yüzyılın ikinci yarısında dergilerde edebiyat metinlerinin tanıtılmasıyla ilgili bölümlerde üst başlık olarak görülmesiyle başlar.” Edebiyat kuramlarıyla ilgili Türkçe kitaplarda eksik olan Doğulu anlayışlar ve Arap dünyasının bakışı, bu kitabın bütünlüğüne katkıda bulunuyor.
Aydınlanma ve romantik dönem üzerinden, Osmanlı’yı da hep hesaba katarak 19. yüzyıla ve elbette Tanzimat’a, bir başka deyişle Büyük Kırılma’ya geliniyor: “Bu olağanüstü kırılmayı gerçekleştirmek, gerçekleştirmeyi istemek cesaret gerektiren bir iş olmalı. Tanzimat yazarlarının, kalkıştıkları bu girişim sırasında birçok geceler uykuları kaçmıştı herhalde” diyor yazar. Demeye çalıştığım gibi, bir kuram kitabı, ama güleryüzlü bir kuram kitabı bu.
Kitabın neredeyse yarısı ise 20. yüzyıl ve sonrasına ayrılmış. Edebiyata bakıştaki temel dönüşüm ve değişimle birlikte, doğal olarak yazar-kuram ilişkisi de değişiyor. Bunun üzerinde hassasiyetle duran yazar, modern edebiyat eleştirisinin dört temel ekseni olan “toplum, yazar, metin ve okur odaklı” kuramsal yaklaşımları kendi tercihleriyle harmanlayarak berraklıkla açıklıyor, örnekliyor, bağlantılar kuruyor. Todorov’dan Lukacs’a, Campbell’dan Bakhtin’e uzanan bir yelpazeyi kat kat açıyor.
Son bölümde ise Erkman, bugünün dünyasında edebiyata nasıl bakıldığına da “değiniyor” ve postmodernizmden “dünya edebiyatı” kavramına uzanarak yine sorular soruyor. Edebiyatseverlerin kendi başlarına yanıtlayacakları sorular…
Marquez’e, yani Gabo’ya dönecek olursam: “Ortaokuldaki edebiyat öğretmenim karmaşık yorumlara kaçmadan, güzel kitapların arasından bize yol gösteren alçak gönüllü ve ölçülü bir adamdı. Bu yöntem, öğrencilerinin şiir mucizesine daha özgür ve kişisel bir biçimde katılmalarını sağlıyordu.”
Koskoca bir tarihi kuramlarıyla birlikte, iddialı olmadan ve can sıkmadan, ama çok kapsamlı bir biçimde 250 sayfaya sığdırabilmek kolay iş değil; ama hassas bir eğitimci yaklaşımıyla bunun üstesinden geliniyor. Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar’ı, tüm bu özellikleri ve özgün yapısıyla, Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri’sinden yıllar sonra, önemli bir başvuru kitabı.
Fatma Erkman-Akerson / Edebiyat ve Kuramlar (İthaki Yayınları)
Tuesday, June 22, 2010
Üç Günde Heavy Metal Tarihi
2005 tarihli Metal: A Headbanger’s Journey/ Bir Metalcinin Yolculuğu isimli belgeselde Scot McFadyen ve Jessica Wise ile beraber yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği üstlenen Kanadalı antropolog Sam Dunn, popüler müziğin doğuşundan beri kesintisiz devam eden türlerden olan heavy metal’in “neden olumsuz anlamda kategorize edildiğine, ağır eleştirilere maruz kaldığına, gözardı edildiğine, hatta lanetlendiğine ve tabii neden bu kadar çok sevildiğine” cevap arıyordu.Heavy metal, gerçekten de dünyanın en sevilen müzik türlerinden ve Türkiye’de de yıllardır çok büyük ve tutkulu bir dinleyici kitlesine sahip. Bundan 25 yıl önce Metallica’nın Ride the Lightning albümünü kasede çektirirken, bu grubu İstanbul’da bir gün seyredebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Bundan eminim. 25 yıl sonra Metallica dördüncü kez, Slayer ve Megadeth ikinci kez, Anthrax, Accept, Rammstein ise (tabii eğer yanılmıyorsam) ilk kez Türkiye’ye geliyor. Üstelik bu grupların ilk dördü aynı gece, aynı sahneyi paylaşacaklar. “For the first time in history: The big four/ Tarihte ilk kez: Dört büyükler” demiş organizatörler. Iron Maiden gelebilseydi, The Big Five denecekti. Ya Judas Priest de gelseydi. Ya da Ozzy’li bir Black Sabbath mümkün olsaydı... Metal dünyasından kaç büyük var acaba? Bu her metalciye göre değişir elbette. Ama bu gelenler, kesinlikle büyük isimler.
Metallica, yıllardır sevenleri tatmin edebilecek bir albüm yapmıyor. Her defasında, özellikle de son albüm Death Magnetic ile “bu kez olacak” diye çıktılar ama yine olmadı. İlk (bence üç ama çoğunluk için) beş albümün güzelliği, büyüsü bir daha yaşanamadı. Öte yandan, grup bu albümlerle o kadar derin bir iz bıraktı ki, aynı Çin Seddi gibi, aydan bile görülebiliyor. İşte bu nedenle, Metallica eski ve her zaman sevilen parçalarından da bolca çalacak ve sevenlerini albümleriyle olmasa da konserleriyle tatmin etmeyi sürdürecek. Creeping Death’i beklemeyen var mı?
Slayer’ın metal dünyasında bıraktığı izler de derin. Araya-Hanneman-King-Lombardo dörtlüsünün bozulduğu dönemlerde Slayer vasatın altında albümler yaptı, ancak Lombardo’nun dönüşüyle büyüyü tazelediler ve neredeyse eskisi kadar güçlü bir biçimde yollarına devam ediyorlar. Son albümleri World Painted Blood beğenildi ve Slayer, bir anlamda bu albümün turnesinde İstanbul’da sahne alacak. Görünen o ki Metallica kadar uzun çalmayacaklar ama olsun, sorun değil. 1986 tarihli, 30 dakikadan kısa süren Reign in Blood albümüyle bütün zamanların en iyileri arasına girebilen onlardı nasılsa.
Yetmezmiş gibi
Megadeth mi Metallica’dan çıktı, Metallica mı Megadeth’den? Herkesin cevabı kendinde saklı ama Megadeth müziğiyle, Dave Mustaine gibi karizmatik bir figürün öncülüğünde kendini 80’lerin ortasında dünyaya kabul ettirmişti bile. Gerçi Megadeth de, Metallica gibi (bence) uzun süredir iyi albümler yapamıyor ama repertuarları onları ömür boyu dinletebilir sevenlerine. Megadeth’in Slayer’dan daha kısa çalacağını belirtelim. “Peace Sells But Who Is Buying/Barış Satılık Ama Alan Kim” demişlerdi bir zamanlar. Hâlâ değişen bir şey yok, ne yazık ki.
Anthrax, ancak benim gibi eski kuşak metalcilerin heyecanla andıkları bir topluluk olabilir. Bilmiyorum, bundan emin değilim ama Anthrax’i seyredebilecek olmanın önemli ve heyecan verici olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki 1987 tarihli Among the Living albümünün turnesinde grubu görmek çok güzel olurdu ama bunun üzerinden 23 yıl geçmiş bile. Ayrıca, Dört Büyükler’in en politik grubunun Anthrax olduğunun da altını çizmek gerekiyor.
Son değişiklikler sonrası bir başka eski dost, Accept de eklendi Sonisphere’in listesine. İlginç oldu. “Old school” metalcileri, Accept ve özellikle 80 ortalarındaki albümlerden çalınacak parçalar delirtebilir. Örneğin Fast as a Shark ya da Balls to the Wall. Accept’ten sonra ise ikinci gün Manowar sahne alacak.
Rammstein, benden daha yeni bir kuşağın grubu. Alman olmalarından dolayı daha farklı bir duyguya sahipler. Daha sadeler, ama bir yandan da kafaları karıştırmayı ve gösterişi seviyorlar. Ama zaten heavy metal’den istenen biraz da bu değil mi? Ben Du riechst so gut’u beklerken Rammstein, festivalin ilk günü İstanbul’u sallayacak, belki de yakıp yıkacak. Önlem alınmalı.
İlk günün programında Alice In Chains var: Üzücü bir öykü. Yine de, Layne Staley’siz bile onları görmek güzel olacak. Üstelik yeni albümlerinin turnesindeler ve solistlerinin sesi Staley’ye çok benziyor.Ve Pentagram, bir tarih. Bu topraklardan bir metalci için, Pentagram’ı en az bir defa sahnede izlemiş olmak şart. Ve diğerleri: Stone Sour, Volbeat, Hayko Cepkin, Foma, Gren, Murder King, Blacktooth, Ete Kurttekin.
Fazla söze gerek yok aslında. Sam Dunn heavy metal belgeselini şöyle bitiriyor: “Metal gözümüzü yumduğumuz şeylere el atıyor, reddettiklerimizi baş tacı ediyor, en çok korktuğumuz şeylere balıklama dalıyor. Bu yüzden de metal her zaman dışlananların kültürü olacak.”
Tuesday, June 15, 2010
Bob Dylan İstanbul'da
May 31st, 2010, Monday; İstanbul, Turkey, Cemil Topuzlu Open Air Theater:1. Rainy Day Women #12 & 35 (Bob on keyboard then guitar)
2. Lay, Lady, Lay (Bob center stage on harp)
3. I'll Be Your Baby Tonight (Bob on guitar)
4. Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again(Bob on keyboard and harp)
5. Just Like A Woman (Bob center stage on harp)
6. Honest With Me (Bob on keyboard)
7. A Hard Rain's A-Gonna Fall (Bob on keyboard)
8. Cold Irons Bound (Bob center stage on harp)
9. Most Likely You Go Your Way (And I'll Go Mine)(Bob center stage on harp)
10. Spirit On The Water (Bob on keyboard and harp)
11. Highway 61 Revisited (Bob on keyboard and harp)
12. Masters Of War (Bob on keyboard)
13. Thunder On The Mountain (Bob on keyboard)
14. Ballad Of A Thin Man (Bob center stage on harp)(encore)
15. Like A Rolling Stone (Bob on keyboard)
16. All Along The Watchtower (Bob on keyboard)
Band Members:
Bob Dylan - guitar, keyboard, harp
Tony Garnier - bass
George Recile - drums
Stu Kimball - rhythm guitar
Charlie Sexton - lead guitar
Donnie Herron - electric mandolin, pedal steel, lap steel
Subscribe to:
Posts (Atom)
ÇOCUK RESMİ
Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...
-
Kuklalar Alman kuklaları Yahudileri yaktı Yahudi kuklalar seçim yapmadı Kukla akbabalar ölüleri yer Kukla cesetlerden beslenir Kukla rüz...
-
ŞARKIDAKİ ŞİİR'den 12 yıl sonra, modern müzik üzerine ikinci kitabım çıktı. BiR PLAKTAN İÇERİ, Billie Holiday'dan Ozzy Osbourne...
-
https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-423-temmuz-2024/10173/ceza-somurgesinde-acik-havada-karabasan/12860 Franz Kafka 1915 tari...

