Saturday, December 4, 2010

Güleryüzlü Kuramlar

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, ya da sevenlerinin deyişiyle Gabo bir yazısında kötü edebiyat öğretmenlerinin, öğrencilerin kafalarını bulandırdıklarından şikayet eder ve “romancıların söylediklerinden daha çoğunu söylemek isteyebileceklerini hiç düşünmediğim için çok saf bir okuyucuyum galiba” der. Gabo, bir edebiyat dersinin iyi bir okuma kılavuzundan başka bir şey olmaması gerektiğini düşünmektedir.

Okumayı sevenler ise bazen daha fazlasını isteyip ‘derin anlam’ın peşine düşerler. Edebiyatın, bu derinlerde yatana ulaşmak için iyi bir yol olduğuna inanmak ne kadar da güzeldir. Farkında olunmasa bile bazen bunun için yaklaşılır kitaplara ve onların içinde kaybolmak istenir. Çünkü ancak kaybolunduğunda, varoluşun ve hayatın derin anlamı bulunabilecektir.

Ankara ve İstanbul’da dersler veren ve göstergebilimcileri derinden etkileyen Litvanyalı asıllı edebiyat kuramcısı Algirdas Julien Greimas, tüm edebiyat metinlerinde temel ve ortak bir anlam ekseni bulunduğunu öne sürmüş ve bunu tek tek metinlerde göstermeye çalışmıştır. Bu temel anlamsal boyutun kökleri, Greimas’a göre yaşamın kendisine dayanır. Yaşam, tüm edebiyat metinlerini çevreleyen, onlara anlamını, değerini veren genel bağlamdır ve bu anlamlar da karşıtlıklar üzerine kuruludur. Edebiyat, işte bu karşıtlıkları aşama aşama yumuşatarak kullanır ve bizim bunları anlayabilmemizi sağlar. Çünkü bizler bu karşıtlıklarla ancak böyle başa çıkabilir ve özgürleşebiliriz. Erkman, “aslında Ortaçağ ve sonrası da aynı şeyi yapıyordu” der. “Ama dizge anlayışı böyle gelişmemişti ve en derinde hep kutsal bir anlam aranıyordu.”

Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar isimli kitabının esas sorusu “Edebiyat üzerine çağlar boyunca neler düşünülmüş, edebiyattan neler beklenmiş?” Ancak daha başka birçok soruya da yanıtlar arayan ve bu yanıtlara giden yolları gösteren bir kitapla karşı karşıyayız. İlk soru ise, tahmin edilebileceği gibi “edebiyat nedir?”

Bu soruyla ve Gilgameş ile başlayan yolculuk, Mezopotamya’dan bugünün ‘postmodern sonrası’ dünyasına kadar, tarih boyunca edebiyata nasıl bakıldığına ışık tutuyor. Evet, gerçekten de ışık tutuyor; Gabo’nun dediği gibi, edebiyata yaklaşmak isteyenlere kılavuzluk ediyor.

“Kuram’ın ne olduğu” ise kitabın ikinci sorusu. Erkman, kuramın anlamı, edebiyatın nerede başladığı, sınırları, temel terimleri, edebiyatbilim ve filoloji, edebiyatın dil ile ilişkisi, edebiyatın evrenselliği gibi son derece önemli konular üzerinde zengin bir kültürel birikimle durarak, belki akıllarda uçuşan ama yere inmeyen düşünceleri saptıyor.

Edebiyata bakışa gelince ise ilk büyük durak mitoloji ve poetikalar. Yazar, kullandığı her terimi, okurun yabancılaşmasına engel olmak için basitçe açıklamayı da ihmal etmiyor. Sonrasında ise -malum: sanat uzun, hayat kısa- yolculuk hızlanıyor.

Eski Yunan ve elbette Aristoteles’ten Ortaçağ’a ve elbette Vico’ya; Rönesans’tan İslam dünyasına ve oradan Osmanlı’ya uzanılırken, bu süreçte disiplinlerarası yaklaşım hep gözetiliyor. Özellikle de resim sanatı bu yaklaşımda biraz daha öne çıkıyor. “18. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da tiyatro, roman ve şiiri kapsayan bir üst terim yoktur. Edebiyata yönelik kullanımı, 18. Yüzyılın ikinci yarısında dergilerde edebiyat metinlerinin tanıtılmasıyla ilgili bölümlerde üst başlık olarak görülmesiyle başlar.” Edebiyat kuramlarıyla ilgili Türkçe kitaplarda eksik olan Doğulu anlayışlar ve Arap dünyasının bakışı, bu kitabın bütünlüğüne katkıda bulunuyor.

Aydınlanma ve romantik dönem üzerinden, Osmanlı’yı da hep hesaba katarak 19. yüzyıla ve elbette Tanzimat’a, bir başka deyişle Büyük Kırılma’ya geliniyor: “Bu olağanüstü kırılmayı gerçekleştirmek, gerçekleştirmeyi istemek cesaret gerektiren bir iş olmalı. Tanzimat yazarlarının, kalkıştıkları bu girişim sırasında birçok geceler uykuları kaçmıştı herhalde” diyor yazar. Demeye çalıştığım gibi, bir kuram kitabı, ama güleryüzlü bir kuram kitabı bu.

Kitabın neredeyse yarısı ise 20. yüzyıl ve sonrasına ayrılmış. Edebiyata bakıştaki temel dönüşüm ve değişimle birlikte, doğal olarak yazar-kuram ilişkisi de değişiyor. Bunun üzerinde hassasiyetle duran yazar, modern edebiyat eleştirisinin dört temel ekseni olan “toplum, yazar, metin ve okur odaklı” kuramsal yaklaşımları kendi tercihleriyle harmanlayarak berraklıkla açıklıyor, örnekliyor, bağlantılar kuruyor. Todorov’dan Lukacs’a, Campbell’dan Bakhtin’e uzanan bir yelpazeyi kat kat açıyor.

Son bölümde ise Erkman, bugünün dünyasında edebiyata nasıl bakıldığına da “değiniyor” ve postmodernizmden “dünya edebiyatı” kavramına uzanarak yine sorular soruyor. Edebiyatseverlerin kendi başlarına yanıtlayacakları sorular…

Marquez’e, yani Gabo’ya dönecek olursam: “Ortaokuldaki edebiyat öğretmenim karmaşık yorumlara kaçmadan, güzel kitapların arasından bize yol gösteren alçak gönüllü ve ölçülü bir adamdı. Bu yöntem, öğrencilerinin şiir mucizesine daha özgür ve kişisel bir biçimde katılmalarını sağlıyordu.”

Koskoca bir tarihi kuramlarıyla birlikte, iddialı olmadan ve can sıkmadan, ama çok kapsamlı bir biçimde 250 sayfaya sığdırabilmek kolay iş değil; ama hassas bir eğitimci yaklaşımıyla bunun üstesinden geliniyor. Fatma Erkman-Akerson’un Edebiyat ve Kuramlar’ı, tüm bu özellikleri ve özgün yapısıyla, Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri’sinden yıllar sonra, önemli bir başvuru kitabı.

Fatma Erkman-Akerson / Edebiyat ve Kuramlar (İthaki Yayınları)

Tuesday, June 22, 2010

Üç Günde Heavy Metal Tarihi

2005 tarihli Metal: A Headbanger’s Journey/ Bir Metalcinin Yolculuğu isimli belgeselde Scot McFadyen ve Jessica Wise ile beraber yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği üstlenen Kanadalı antropolog Sam Dunn, popüler müziğin doğuşundan beri kesintisiz devam eden türlerden olan heavy metal’in “neden olumsuz anlamda kategorize edildiğine, ağır eleştirilere maruz kaldığına, gözardı edildiğine, hatta lanetlendiğine ve tabii neden bu kadar çok sevildiğine” cevap arıyordu.

Heavy metal, gerçekten de dünyanın en sevilen müzik türlerinden ve Türkiye’de de yıllardır çok büyük ve tutkulu bir dinleyici kitlesine sahip. Bundan 25 yıl önce Metallica’nın Ride the Lightning albümünü kasede çektirirken, bu grubu İstanbul’da bir gün seyredebileceğim hiç aklıma gelmemişti. Bundan eminim. 25 yıl sonra Metallica dördüncü kez, Slayer ve Megadeth ikinci kez, Anthrax, Accept, Rammstein ise (tabii eğer yanılmıyorsam) ilk kez Türkiye’ye geliyor. Üstelik bu grupların ilk dördü aynı gece, aynı sahneyi paylaşacaklar. “For the first time in history: The big four/ Tarihte ilk kez: Dört büyükler” demiş organizatörler. Iron Maiden gelebilseydi, The Big Five denecekti. Ya Judas Priest de gelseydi. Ya da Ozzy’li bir Black Sabbath mümkün olsaydı... Metal dünyasından kaç büyük var acaba? Bu her metalciye göre değişir elbette. Ama bu gelenler, kesinlikle büyük isimler.


Metallica, yıllardır sevenleri tatmin edebilecek bir albüm yapmıyor. Her defasında, özellikle de son albüm Death Magnetic ile “bu kez olacak” diye çıktılar ama yine olmadı. İlk (bence üç ama çoğunluk için) beş albümün güzelliği, büyüsü bir daha yaşanamadı. Öte yandan, grup bu albümlerle o kadar derin bir iz bıraktı ki, aynı Çin Seddi gibi, aydan bile görülebiliyor. İşte bu nedenle, Metallica eski ve her zaman sevilen parçalarından da bolca çalacak ve sevenlerini albümleriyle olmasa da konserleriyle tatmin etmeyi sürdürecek. Creeping Death’i beklemeyen var mı?


Slayer’ın metal dünyasında bıraktığı izler de derin. Araya-Hanneman-King-Lombardo dörtlüsünün bozulduğu dönemlerde Slayer vasatın altında albümler yaptı, ancak Lombardo’nun dönüşüyle büyüyü tazelediler ve neredeyse eskisi kadar güçlü bir biçimde yollarına devam ediyorlar. Son albümleri World Painted Blood beğenildi ve Slayer, bir anlamda bu albümün turnesinde İstanbul’da sahne alacak. Görünen o ki Metallica kadar uzun çalmayacaklar ama olsun, sorun değil. 1986 tarihli, 30 dakikadan kısa süren Reign in Blood albümüyle bütün zamanların en iyileri arasına girebilen onlardı nasılsa.


Yetmezmiş gibi

Megadeth mi Metallica’dan çıktı, Metallica mı Megadeth’den? Herkesin cevabı kendinde saklı ama Megadeth müziğiyle, Dave Mustaine gibi karizmatik bir figürün öncülüğünde kendini 80’lerin ortasında dünyaya kabul ettirmişti bile. Gerçi Megadeth de, Metallica gibi (bence) uzun süredir iyi albümler yapamıyor ama repertuarları onları ömür boyu dinletebilir sevenlerine. Megadeth’in Slayer’dan daha kısa çalacağını belirtelim. “Peace Sells But Who Is Buying/Barış Satılık Ama Alan Kim” demişlerdi bir zamanlar. Hâlâ değişen bir şey yok, ne yazık ki.


Anthrax, ancak benim gibi eski kuşak metalcilerin heyecanla andıkları bir topluluk olabilir. Bilmiyorum, bundan emin değilim ama Anthrax’i seyredebilecek olmanın önemli ve heyecan verici olduğunu söyleyebilirim. Tabii ki 1987 tarihli Among the Living albümünün turnesinde grubu görmek çok güzel olurdu ama bunun üzerinden 23 yıl geçmiş bile. Ayrıca, Dört Büyükler’in en politik grubunun Anthrax olduğunun da altını çizmek gerekiyor.


Son değişiklikler sonrası bir başka eski dost, Accept de eklendi Sonisphere’in listesine. İlginç oldu. “Old school” metalcileri, Accept ve özellikle 80 ortalarındaki albümlerden çalınacak parçalar delirtebilir. Örneğin Fast as a Shark ya da Balls to the Wall. Accept’ten sonra ise ikinci gün Manowar sahne alacak.


Rammstein, benden daha yeni bir kuşağın grubu. Alman olmalarından dolayı daha farklı bir duyguya sahipler. Daha sadeler, ama bir yandan da kafaları karıştırmayı ve gösterişi seviyorlar. Ama zaten heavy metal’den istenen biraz da bu değil mi? Ben Du riechst so gut’u beklerken Rammstein, festivalin ilk günü İstanbul’u sallayacak, belki de yakıp yıkacak. Önlem alınmalı.


İlk günün programında Alice In Chains var: Üzücü bir öykü. Yine de, Layne Staley’siz bile onları görmek güzel olacak. Üstelik yeni albümlerinin turnesindeler ve solistlerinin sesi Staley’ye çok benziyor.Ve Pentagram, bir tarih. Bu topraklardan bir metalci için, Pentagram’ı en az bir defa sahnede izlemiş olmak şart. Ve diğerleri: Stone Sour, Volbeat, Hayko Cepkin, Foma, Gren, Murder King, Blacktooth, Ete Kurttekin.


Fazla söze gerek yok aslında. Sam Dunn heavy metal belgeselini şöyle bitiriyor: “Metal gözümüzü yumduğumuz şeylere el atıyor, reddettiklerimizi baş tacı ediyor, en çok korktuğumuz şeylere balıklama dalıyor. Bu yüzden de metal her zaman dışlananların kültürü olacak.”

Tuesday, June 15, 2010

Bob Dylan İstanbul'da

May 31st, 2010, Monday; İstanbul, Turkey, Cemil Topuzlu Open Air Theater:

1. Rainy Day Women #12 & 35 (Bob on keyboard then guitar)
2. Lay, Lady, Lay (Bob center stage on harp)
3. I'll Be Your Baby Tonight (Bob on guitar)
4. Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again(Bob on keyboard and harp)
5. Just Like A Woman (Bob center stage on harp)
6. Honest With Me (Bob on keyboard)
7. A Hard Rain's A-Gonna Fall (Bob on keyboard)
8. Cold Irons Bound (Bob center stage on harp)
9. Most Likely You Go Your Way (And I'll Go Mine)(Bob center stage on harp)
10. Spirit On The Water (Bob on keyboard and harp)
11. Highway 61 Revisited (Bob on keyboard and harp)
12. Masters Of War (Bob on keyboard)
13. Thunder On The Mountain (Bob on keyboard)
14. Ballad Of A Thin Man (Bob center stage on harp)(encore)
15. Like A Rolling Stone (Bob on keyboard)
16. All Along The Watchtower (Bob on keyboard)

Band Members:
Bob Dylan - guitar, keyboard, harp
Tony Garnier - bass
George Recile - drums
Stu Kimball - rhythm guitar
Charlie Sexton - lead guitar
Donnie Herron - electric mandolin, pedal steel, lap steel

Sunday, December 27, 2009

James Victor "Vic" Chesnutt (November 12, 1964 – December 25, 2009)


2009'da Müzik

Dinlediğim 2009 tarihli albümler arasında en sevdiklerim:

Yabancı:

Jono El Grande / Neo Dada
Sun O))) / Monoliths & Dimensions
Bill Callahan / Sometimes I Wish We Were An Eagle
Mulatu Astatke & The Heliocentrics / Inspiration Information
Evangelista / Prince Of Truth
Bob Dylan / Together Through Life
Tortoise / Beacons Of Ancestorship
Os Mutantes / Haih Or Amortecedor
David Sylvian / Manafon
Mos Def / The Ecstatic

Yerli:

Proudpilot / Monsters Exist
Duman / I-II

Saturday, December 19, 2009

2000'ler denince müzik...

2000’li yılların popüler müzik tarihine parlak bir dönem olarak geçeceğini sanmıyorum. Her ne kadar grup ya da akımların iz bırakıp bırakmadıklarını görebilmek için daha fazla zamana ihtiyaç olsa da, 90’lardaki grunge, drum’n bass, nu-metal gibi çığır açan türlere ya da Nirvana gibi dev isimlere 2000’lerde pek rastlanamadığı söylenebilir.
2000’lerde elektronik müzik iyice yaygınlık kazanmış olsa bile yerinde saydı, hatta geriledi; neo-folk ya da post-punk gibi türlerde verilen yeni ürünler ise, istisnalar dışında, geçmişteki örneklerin taklidi olmanın ötesine geçemedi. Hızla globalleşen dünyanın ezici gücü karşısında etnik bilinçlenmenin artışıyla yerel müzikler pop, rock ve hatta punk ile kaynaşarak daha fazla ilgi topladılar ve seslerini duyurdular. Metal müziğinde ise daha elit bir bağlamda avangart ve yenilikçi ürünler verildi. Death ve black metal’de bazı gruplar farklı sentezlere ulaşarak ilgi ve itibar görürken, birçoğu ise eskiyi yeniden yorumlamakla yetindi. Grime ya da dubstep ise kulüplerin yeni gözdesi olarak 2000’lerde iz bırakan bir tür olarak kabul edilebilir. Bugün ana akım (mainstream) müzikte hala ‘büyük’ olarak anılan topluluklar, 90’larda ya da daha öncesinde ortaya çıkmış olan isimlerdir.
İnternetin yaygınlaşması ve dijital paylaşım elbette ki müziğin yayılmasını sağladı ama özenli ve derin müzik dinleme alışkanlığını da iyice sınırlara itti, keşfetmenin heyecanını törpüledi. Öyle ki, bir albümün “tüm güzelliğiyle“ plağına, hatta CD’sine sahip olmanın genç müzik dinleyicisi için bir önemi kalmadı. Bununla beraber, genç kuşak popüler müziğin zengin geçmişini tanıyıp kavramaktansa daha çok günceli takipte ısrar etti.
Az yapılan sentezleri iyi becerebilenler, White Stripes gibi, 2000’lerin akılda kalan isimleri oldular. Estetiğe ve beceriye verilen önem azalırken, söyleyecek yeni sözü olanların sayısı da çok azdı.
Rock’n roll hala yaşıyor mu? Evet, yaşıyor. Asla ölmeyeceğine dair hala birçok kanıt var elimizde ve bunların kıymetini bilmek gerekiyor.

2000’lerden üç albüm:
Sigur Ros / Agaetis Byrjun
Eminem / The Marshall Mathers LP
White Stripes / White Blood Cells

Monday, April 6, 2009

'Auster' Paydası

Belki bir on yıl önce, Amerikalı yazar Paul Auster’ın bir söyleşisinde W. G. Sebald’ın ismini andığını ve onun Die Ausgewanderten isimli kitabının, son dönemlerde okudukları arasında en iyilerden bir tanesi olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Yazarın ve kitabın ismi aklımda kaldı ve birkaç yıl sonra Sebald’ın bu kitabını, yani Göçmenler’i indirimli bir reyonda buldum. Maalesef birkaç yıl daha gecikerek, romanı ancak 2004’te okudum. Çok iyi ve çok farklı bir kitaptı; çünkü Göçmenler, roman, tarih, anı, gezi yazısı ve otobiyografinin iç içe geçtiği, özgün bir edebi metindi. Daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu.
W. G. Sebald, hafızanın yazarı. Hem bireysel hem de kolektif hafızanın. Hafıza ise, belki sahiden ‘tarih tarafından gasp edilen bir hakkın geri istenmesi.’ (1) Ve Sebald’ın dünyası, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sı. Ancak Sebald, herkesin bildiği ve ilgilendiği türden, ikinci elden anlatılmış Nazi hikayeleriyle ilgilenmiyor ve Auschwitz’te olup bitenlerin, onu yaşamamış biri tarafından tasvir edilemeyeceğini düşünüyor. Soykırım dehşetine onu yaşamadan vurgu yapmayı kendini bilmezlik olarak görüyor. 1944 doğumlu yazar 16 ya da 17 yaşına kadar, 1945 öncesi olanlar hakkında hiçbir şey duymadığını, Nazilere üye olan ve savaş sonrası hapisten dönen babası da dahil, hiç kimsenin yaşananlardan bahsetmediğini söylüyor. Öyle ki, yaşadığı şehirde gördüğü kalıntıları, zaten her şehirde var olan şeyler olduğunu düşünüyor o yaşlarında.
Sebald’ın kitaplarında ezen ve ezilen, zalim ve mazlum arasındaki şiddetin olaylar halinde anlatılmasına ya da toplama kamplarının tasvirlerine rastlanmıyor. Gerçek ile kurgusal olanın iç içe geçtiği, bulanık, canlı ve yaratıcı ama belgesel tadı da veren metinler onunkiler. Üstelik amansız bir fotoğrafçı da olan Sebald, çektiği ya da bulduğu fotoğrafları da metinlerinin içine serpiştiriyor. Lakin açıklayıcı bir alt yazısı olan ve hemen ‘duyguları harekete geçiren’ türden ya da ‘öğretici’ fotoğraflar değil bunlar. Ancak etrafını saran metinle anlam kazanıyorlar ve ‘aura’yı genişleterek bazı şeyleri ima ediyorlar. Fotoğrafların yanı sıra kartlara, biletlere, çizimlere, ajanda ve takvim yapraklarına ya da listelere de rastlanabiliyor, onun kitaplarının içinde.
Türkçeye çevrilen ilk Sebald kitabının, yani Göçmenler’in arka kapağında şunlar yazıyor: ‘Avrupa’daki siyasal belirsizliğin etkisiyle yerlerinden yurtlarından edilen ve yeni vatanlarına uyum sağlamak, yeniden kök salmak zorunda bırakılan bu insanların sepya fotoğraflardan, bölük pörçük anıların sisleri arasından giderek uzaklaşan hayaletleri; okuru varoluş sorunu, zamanın göreceliği ve farkında olmadan iz bırakan küçük şeyler hakkında yeniden düşünmeye sevk ediyor.’(2) 50 yıl sonrasında, bugün de değişen bir şey yok aslında. İnsanlar, zorla yurtlarından ediliyor; zorla, istemedikleri bir hayatı kuruyor ve yaşamaya çalışıyorlar. Aynı hüzün ve burukluk, aynı Sebald’da olduğu gibi, hem yüzeyde, hem de derinde sürüp gidiyor. Göçmenler bittiğinde, büyük bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlarken, kendi geçmişinizin derinliklerinde de -muhakkak- bastırılmış buruk anıların olduğunu hatırlayabilirsiniz.



Bulanık Bir Belgesel

1990’larda çağdaş edebiyatın dahileri arasında gösterilen Winfred Georg Maximillian Sebald Almanya’nın hayli güneyindeki Wertach’da doğmuş. Bu ülkede ve İsviçre’de edebiyat okuyan yazar 1966’da İngiltere’nin Manchester şehrine geçmiş ve 2001’deki erken ölümüne kadar Norfolk’ta yaşamış. Kitaplarında enine boyuna anlattığı bu topraklar üzerindeki talihsiz bir trafik kazası, 14 Aralık 2001’de bu sıra dışı yazarın ölümüne neden olmuş. Göründüğü kadarıyla edebiyat eleştirmenleri, Sebald’dan tek bir kitap okunacaksa, bunun Austerlitz olması gerektiğinde hemfikirler. Aynı kişiler, onun, Bernhard, Borges, Nabokov ve Kafka ile aynı soydan sayılması gerektiğini de düşünüyorlar haklı olarak. Austerlitz, Türkçe’deki üçüncü Sebald kitabı (ikincisi ise Satürn’ün Halkaları idi).
Paul Auster, Sebald ile Austerlitz aracılığıyla tanışmış olabilir belki de. Auster da Yahudi kökenli bir yazar ve kendi soyadını da içeren bir kitap ismi ona çekici gelmiş olabilir. Ama Austerlitz gerçekten de bir başyapıt. ‘Gerçeği hayalle harmanlayan, tarihle bugünü çakıştıran, estetiği bir an olsun elden bırakmayan olağanüstü bir belgesel.’(3) Kitapta Sebald olması çok muhtemel olan anlatıcı, 1967 yılında bir gün, Anvers (Antwerpen) tren istasyonunda kendisi gibi salonun mimari yapısıyla ilgilenen Jacques Austerlitz ile tanışır. Bu yıllara yayılacak olan buluşmaların ve uzun sohbetlerin başlangıcı olan gündür. Jacques Austerlitz, Nazilerden kaçabilsin diye asıl ailesi tarafından İngiltere’ye yollanmıştır ve gerçek isminin bu olduğunu ancak 15 yaşında öğrenebilecektir. Bu andan sonra hep geçmişinin peşinde olacak, ancak bu süreç hiç de kolay olmayacaktır. Kendi hayatının sayfalarını geriye doğru çevirdikçe, acı ve hüzün ters yönde ilerler. Bulanıklık azaldıkça melankoli keskinleşir; geçmişle bugün arasındaki uçurum büyür. Ve metne serpiştirilen fotoğraflar da okurun yolculuğundaki hayallerini zenginleştirir. ‘Beni fotoğrafçılık işinde en çok büyüleyen an ise, gerçekliğin gölgelerinin ışık verilen kağıtta tıpkı anılar gibi adeta hiç yoktan ortaya çıktığı an olmuştur, nitekim anılar da karanlığın arasından içimizde belirir ve onları kaçırmamak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, banyo teknesinde fazla kalan resimler gibi hemen kararırlar.’ (4)
Cynthia Ozick, The New Republic’te yayımlanan denemesinde ‘Yahudiler Almanya’ya olan aşklarına hiçbir zaman karşılık alamadılar – şimdiye kadar. Sebald trajik de olsa Yahudilere işte bu karşılığı verir, ancak bunun için çok geçtir,’ diyor ve yazısının sonuna ekliyor: ‘Başka hiçbir Alman bu hüzünlü öyküleri, yazarı Sebald’dan daha iyi anlayamaz.’ (5)
Yahudi asıllı Amerikalı yazar Paul Auster’ın söz konusu söyleşisini aradım ve sonunda buldum. Yaklaşık on yıllık bir söyleşi bu: ‘Yeni keşiflerim arasında İngiltere’de yaşayan bir Alman var, Georg Sebald. İki kitabını okudum. Romanla meditasyon arası çok uyarıcı ve saf şeyler..’ diyen Auster’ın edebiyat eleştirmenleri tarafından Sebald’a benzetildiği oluyor bazen. Sebald Auster’dan üç yaş daha büyük. İngilizceye Vertigo diye çevrilen Schwindel.Gefühle isimli kitabını 1990’da yayımlamış; Auster’in ise 1994’te çıkmış olan Mr. Vertigo isimli bir kitabı var. Sebald’ın yaşarken Nobel Ödülü ile ismi anılmaya başlamıştı, ama ne yazık ki erken öldü. Auster ise ne mutlu ki hayatta ve çoğu zaman derinlerinde bir hüzünle yazmaya devam ediyor.
Sebald bizlere, dünyada direnebilmenin yolunun hafızamızı korumaktan geçtiğini gösteriyor.

Kaynakça:
(1): Ayvaz, Emre. ‘Tarihin İktidarı, Hafızanın Muhalefeti’, kitap-lık 74, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004.
(2): Sebald, W.G. Göçmenler. Çev. Natali Medina, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999.
(3): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(4): Sebald, W.G. Austerlitz. Çev. Gülfer Tunalı, İstanbul: Can Yayınları, 2008.
(5): Ozick, Cynthia. ‘Ölümden Sonraki Mükemmellik’, kitap-lık 101, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007.
http://www.wikipedia.org/
http://calitreview.com/14
http://www.guardian.co.uk/books/2004/feb/08/fiction.paulauster1



*Bu yazı Kitap-lık dergisinin Şubat 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

ÇOCUK RESMİ

Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...