Bir kare çizmiştin,
Wednesday, December 31, 2025
Saturday, September 13, 2025
Söyleşi: Hilmi Tezgör
"Açık Radyo’dan önce de Vertigo vardı. Yıl 1993, bir arkadaşın davetiyle önce küçük ve yerel, sonra da medyatik bir radyoda Vertigo’yu yapmıştım. Türkiye’de radyonun güzel zamanları… Sonra her nasılsa kulağıma geldi, Ömer Madra bir radyo kuruyormuş diye. Yıl 1995, ofisine gittim, tanıştım ve o gün itibariyle Vertigo ‘bonservis bedeli olmadan’ Açık Radyo’ya transfer oldu. Açık Radyo kurulduğu günden beri de Vertigo yayında."
Zeynep Alpaslan'ın söyleşisinin tamamı burada:
https://pattikahveyapiyor.substack.com/p/soylesi-hilmi-tezgor
Saturday, July 5, 2025
Bir Plaktan İçeri: Modern Müzik Tarihinden 15 'Kişisel' Albüm
The Doors (1967)
John Lennon / Plastic Ono Band (1970)
Joni Mitchell / Blue (1971)
Nick Drake / Pink Moon (1972)
Bob Marley & The Wailers / Exodus (1977)
Joy Division / Closer (1980)
Diamanda Galás / The Litanies of Satan (1982)
Hellhammer / Satanic Rites-Death Fiend-Triumph of Death (1983)
Marillion / Misplaced Childhood (1985)
Patti Smith / Gone Again (1996)
Gil Scott-Heron / I’m New Here (2010)
Leonard Cohen / You Want It Darker (2016)
Nick Cave & The Bad Seeds / Ghosteen (2019)
Ozzy Osbourne / Patient Number 9 (2022)
Friday, July 4, 2025
Franz Kafka 101 Yaşında
Franz Kafka 1915 tarihli bir mektubunda,
sonradan dünyanın en ünlü böceğine ‘dönüşecek’ olan Gregor Samsa'nın
resmedilmesini istememişti. Hatta ‘uzaktan görülmesini bile’ istememişti, ama
yıllar sonra Vladimir Nabokov derslerinden birinde Gregor'u detaylı olarak
çizdi. Bir yandan da şöyle konuşuyordu: “Franz Kafka, anadili Almanca olan bir
Yahudi ailesinden gelmedir. Çağımız Alman yazarlarından en büyüğüdür. Onun
yanında, Rilke gibi şairler ve Thomas Mann gibi yazarlar cüce ya da alçıdan
aziz heykelleri gibi kalırlar.”
Kafka dünyaca tanındıktan sonra böcek
Gregor çok defa resmedildi. David Z. Mairowitz’in yazdığı Kafka isimli grafik
biyografide Robert Crumb’ın resmettiği Gregor, Nabokov’unkini andırıyordu biraz,
ama tabii ki daha detaylı ve daha iç karartıcıydı. Aynı kitapta Crumb,
Kafka’nın Ceza Sömürgesinde [In der Strafkolonie] isimli uzun
öyküsündeki subayın ölüm anını çok etkileyici biçimde çizmişti:
...
devamı Birikim'de:
Wednesday, June 25, 2025
Defneli Leylalı*
kesin dönüş, bir ortaoyunundan.
Altın boşluğun yüz çeşidinden
keskin bir dönüş.
toplanırdık masada, yüzümüz içe dönük.
berrak bir su gibi akardı hayat”
fundalı, defneli, leylalı.
*Bu şiir Haziran 2025'te EKDERGİ'de yayınlanmıştır:
https://ekdergi.com/defneli-leylali-siir/
Sunday, September 29, 2024
Leonard Cohen 90 Yaşında!
Alman kuklaları Yahudileri yaktı
Yahudi kuklalar seçim yapmadı
Kukla akbabalar ölüleri yer
Kukla cesetlerden beslenir
Kukla rüzgarlar ve kukla dalgalar
Kukla denizciler mezarlarında
Kukla çiçek, kukla sap
Kukla zaman onları parçalara ayırır
Kukla ben ve kukla sen
Kukla Alman
Kukla Yahudi
Kukla başkanlar komuta eder
Ülkeyi yakmak için kukla birlikler
Kukla ateş, kukla alevler
Tüm kukla isimlerden beslenir
Kukla severler mutluluk içinde
Tüm bunlara yüzünü çevirir
Kukla okuyucu başını sallar
Kukla karısını yatağa götürür
Kukla ben ve kukla sen
Kukla Alman, kukla Yahudi
Kukla başkanlar komuta eder
Ülkeyi yakmak için kukla birlikler
Kukla ateş, kukla alevler
Tüm kukla isimlerden beslenir
Kukla gecenin oyunu başlıyor
Kukla günün son perdesi
*
Sevda Kitabı’ndan
"Yaşlılar naziktir
Gençler ateşli.
Aşkın gözü kör belki
Ama arzununki değil."
*
"Eğer gençsen ve Arthur Rimbaud değilsen
seni dinlemek istemeyiz.
Ve eğer Arthur Rimbaud isen
seni kesinlikle dinlemek istemeyiz."
Monday, June 3, 2024
Kafka'nın 100. Ölüm Yıldönümünde:
Sunday, January 21, 2024
Kuyan-Bulak Halı Dokumacıları Lenin'i Onurlandırıyor
Yoldaş Lenin. Büstleri vardır ve heykelleri.
Kentlere ve çocuklara verilir onun ismi.
Konuşmalar yapılır çeşitli dillerde,
toplantılar yapılır ve gösteriler,
Şanghay'dan Şikago'ya dek, Lenin’in onuruna.
Ama küçük bir kasabasında Güney Türkistan'ın,
Kuyan-Bulak'ta halı dokumacıları
bakın nasıl onurlandırdılar onu:
Yirmi halı dokumacısı her akşam sıtmadan
titreyerek kalkardı ilkel tezgâhının başından.
Hepsi ateş içinde: Tren istasyonu,
yoğun sivrisinek vızıltısıyla dolu
eski deve mezarlığının arkasındaki bataklıktan ağan.
Ama her iki haftada bir
su ve duman getiren tren
bir gün bir haber de getirir:
Yaklaşmıştır Yoldaş Lenin'i onurlandırma günü.
Ve Kuyan-Bulak halkı, yoksul insanlar, halı dokumacıları
karar verirler kendi kasabalarına da
Yoldaş Lenin'in
alçıdan bir büstünü koymaya.
Büst için para toplanmaya başlandığında
Ateşten sarsak halde kalkarlar ayağa
ve titreyen ellerle verirler zarzor kazanılan kapikleri.
Paraları dikkatle sayan
ve etrafına dikkatle bakan
Kızılordu'dan Stepa Gamalev
görür ki hepsi Lenin'i onurlandırmaya çoktan hazır.
Sevinir, ama titreyen eller de kaçmaz gözünden
ve öneride bulunur birden:
Gazyağı alınsın büst için toplanan parayla
ve dökülsün deve mezarlığının arkasındaki,
sivrisineklerin sıtma mikrobunu ürettiği bataklığa.
Ve böylece Kuyan-Bulak'taki sıtmayla savaşarak,
yani böylece ölüleri anmış olarak,
hiç bir zaman unutulmamış olacaktı
Yoldaş Lenin.
Karar verdiler böyle yapmaya. Ve o gün
Yamulmuş, gazyağı dolu kovalarını götürüp
birbiri ardına
boşalttılar bataklığa.
Böylece Lenin'i onurlandırarak kendilerine kazanç sağladılar
ve kendilerine kazanç sağlayarak onurlandırdılar onu
ve böylece de gösterdiler onu iyi anlamış olduklarını.
-Bertolt Brecht, 1929
(Türkçesi: Hilmi Tezgör)
Monday, January 1, 2024
Saturday, November 18, 2023
İstasyon*
İncirliova’ya kaç defa gittiğimi tam olarak hatırlamıyorum. 70’li yılların sonlarında, üç ya da dört defa olmalı... Bir de bunlardan 35 yıl sonra bir kez daha gittim. Bu son gidişimde de, aynı eskiden olduğu gibi tren istasyonunda zaman geçirdim. Rayların üzerinde ve terk edilmiş depolarda dolaştım, çürümeye bırakılmış vagonların etrafında yürüdüm; birkaç da fotoğraf çektim. İstasyondan geçen tren sayısı pek değişmemişti. Bina restorasyon geçirmiş ama eski havasını çok da kaybetmemişti. Oysa otoyolun ikiye böldüğü kasaba için aynı şeyi söyleyebilmek zordu.
Çok küçük yaşlarımdan beri trene biniyorum. Biniyorum çünkü
yaşadığımız büyükşehirde akrabalarımız bizden uzakta otururdu ve biz
bayramlarda ailece onları ziyarete giderdik. En ekonomik ve rahat ulaşım yolu
olduğu için de trene binerdik. Koku ve ses, bu ikisi, istasyonda ya da
trendeyken beni en fazla etkileyen şeylerdi. Yakıtın ahşap traverslerde ve
demirde bıraktığı koku ile trenin giderken çıkardığı yarı-ritmik ses..
Başka bir eve taşınmamız da bizi trenden uzaklaştırmadı.
Yaz tatillerinde de ailece tren yolculukları yaptık. 70’lerin Türkiye’sinde,
Batı Anadolu’da tren yolculuğu nasıldır bilirim ben. En düşsel ama en zevkli
anılarım ise gecenin ortasında -mesela Dinar’da- tren durduğunda satıcılardan -bazen-
alıp yediğimiz minik şiş kebaplardı. Ayran da olurdu yanında ve bu ikili bana
çok lezzetli gelirdi. Bugün de yolculuk etmem gerektiğinde tercihimi trenden
yana kullanırım.
Babamın askerden yakın arkadaşının daveti üzerine, bir yaz tatilinde
gitmiştik İncirliova’ya. Yedi yaşındaymışım, ilk gidişimizde. Sonra üst üste,
birkaç yaz boyunca gitmeye devam ettik. Ayşe Teyze ve Mestan Amca’nın evi tren
istasyonuna yakındı. Akşama doğru kasabalılar kapılarının önüne çıkar, çay
içer, mısır, çekirdek yer, sohbet ederlerdi. Bu böyle gece geç saatlere kadar
sürer gider, kimin ne zaman içeri girip akşam yemeğini yediği (ve tekrar kapı
önüne çıktığı) pek belli olmazdı. Akşamları güzeldi; hava serinlemeye başlarken
insan sıcaklığı hâkim olurdu havaya. Ama özellikle öğle sonraları sıkıcıydı ve
benim için tek heyecan verici şey, İncirliova tren istasyonundan geçen
trenlerdi. Günde, hatırladığım kadarıyla 7-8 tren geçerdi istasyondan.
O sıkıcı öğle sonralarının birinde istasyona gittim. Küçük
binanın içinde bir çay ocağı vardı, ama ben dışarıda duran ahşap masalarından
birine oturdum. Daha doğrusu oturma cesaretini gösterdim, çünkü yabancı bir
yerdeydim, küçüktüm ve çekingendim. Gazoz istedim. Maalesef hangi marka gazoz
satılırdı orada tam hatırlayamıyorum, ama Kocataş ya da Topçam gibi bir ismi
vardı. Gazozu içerken bir tren geldi. İnenler binenler oldu, sesler duyuldu,
bir canlılık oldu. İstasyon kapısının yanında asılı tabelada hangi saatte hangi
trenin duracağı yazılıydı, bunu daha önceden görmüştüm. Gidip o tabelaya baktım:
tren tam zamanında gelmişti. Her nedense hoşuma gitti bu. Bir sonraki tren de
zamanında mı gelecek acaba, diye geçti aklımdan, ama gördüm ki o trene daha iki
saatten fazla zaman vardı. Gazozumu içip eve döndüm.
Nasıl vakit geçirdim bilmiyorum ama keyifle ve heyecan
içinde, bir sonraki trene 10 dakika kala istasyondaydım yine. İleri geri
yürüdüm, oyalandım. Oyalanırken gözüm hep Aydın yönündeydi. Ve evet, az sonra uzaktan
bir düdük sesi geldi ve beklenen tren yine tam zamanında istasyonda durdu. Günü
yedi-sekiz parçaya bölen ve her seferinde kasabaya bir hareketlilik getiren bu
rutin, benim eğlenceme dönüştü zamanla. Genelde istasyona 10-15 dakika erkenden
geliyordum. Kullanılmayan raylara indiğim, onları dikine keserek dolaştığım da
oluyordu. Bir de kirlenmemiş, katlanmamış açık yeşil renkli biletleri
topluyordum. Bunları yerden alırken kimseye görünmediğimi düşünüyordum. Tren geldikten
sonra da, sanki bir görevim varmış da onu tamamlamış gibi, iyi bir hisle eve ya
da sokağımıza dönüyordum. Sabah 11 gibi gelen bir yolcu treni mesela, en
sevdiğimdi, çünkü hem insan getirirdi, hem de ailece edilen kahvaltı sonrası
evden çıkmak için bahaneydi. İstasyonda gazoz içeceğimi, yani doğruyu
söylüyordum babama. Zaten kasabanın atmosferi güven veriyordu hem bana hem de
bizimkilere. Kaybolsam bile birisine Mestan Amcalarda kalıyoruz derim ve
nasılsa yolu gösterirler, diye düşünüyordum.
35 yıl sonra İncirliova’ya giderken ateşim yüksekti. Önce
Germencik’te durdum. İstasyon kötü bir restorasyon geçirmişti, üzüldüm. Biraz
sokaklarda dolaştım. Satılığa çıkarılmış, bahçe içinde bir köy evini, daha
doğrusu bir harabeyi gezdim. Harabeydi evet, ama güzeldi. O evi alıp orada
yaşamayı hayal ettim. Sonra İncirliova’ya devam ettim. İstasyona adım atarken
içim ürperdi. Dediğim gibi, büyük bir değişiklik yoktu istasyonda, ama o gazoz
içen çocuğun duygusu da orada yoktu ve geri çağrılabilecek gibi de değildi. Sokaklara
daldım, etrafa bakınarak dolaştım, hâlâ geniş ve gürültüsüzdüler. Bir zamanlar
kaldığımız evi bulmam zor olmadı. Önünde çocuklar toplanmış oynuyordu ve birinin
bile suratı asık değildi. Onlarla oturdum, sohbet ettik; hatta biraz da top
oynadım. Ateşim düşmeye başlamıştı.
Geçen 35 yıl, orada çocukken geçirdiğim yazları asla unutturmadı bana. Orada, yabancısı olduğum için nedense biraz mahcubiyet duyduğum, bu mahcubiyetin can sıkıntısına karıştığı, ama bir yandan da içimi hep sıcak tutan bir şeyler vardı. Tabii bunları şimdi geriye dönüp bakarak söylüyorum. Zamanın bölünmesine ilk orada ihtiyaç duymuştum. Sıkıntı bölününce tahammül edilebilir bir şeye dönüşüyordu. Zamanın geçmesini istiyor muydum peki, işte bunu bilmiyorum, hatırlamıyorum.
Hilmi
Tezgör
*Bu hikâye Kasım 2020'de Virüs dergisinde yayımlanmıştır.
Tuesday, November 7, 2023
Kuklalar
Monday, October 9, 2023
Fotoğraftaki Masal
Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, 40 yıl önce vurularak öldürülen devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’nın ölümünün ardından yazdığı yazıda, Rembrandt’ın söz konusu resmi ve Che’nin Vallegrande köyündeki ölümünün ardından ‘sergilenirken’ çekilmiş olan fotoğrafı arasındaki ilginç benzerliğe dikkat çekerken, bir yandan da aslında bunun şaşılacak bir şey olmadığının altını çiziyor. Çünkü her ikisi de bir ölüyü temsil ediyor ve nesnel olarak inceleme yapılırken çekilmiş ya da resmedilmiş. Berger, önemli olanın, fotoğrafın temsil ettiğinden çok, dünyanın durumuna katlanamayarak kendi yolunu çizen Che Guevara’nın tasarlanarak seçilmiş ölümü olduğunu söylüyor. “Tasarlanan ölümü, ona, dünyayı değiştirmenin zorunluluğunu gösterdi. Tasarlanan ölümünün verdiği hak sayesinde, bir insan için zorunlu onurla yaşamayı başarabildi,” diyor İngiliz yazar. “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, eğer savaş sloganlarımızı başka bir kulak duyacak, silâhlarımızı kullanmak için bir başka el uzanacaksa ve başkaları, makineli tüfeğin kesik güçlü ezgisiyle, yeni savaş ve zafer sloganlarıyla ağıtlar yakmaya hazırsa, hoş geldi,” diyen de Guevara değil miydi zaten? O ne yaptığının fazlasıyla farkında olan bir insandı.
9 Ekim 1967 tarihinde devrimci lider Ernesto Che Guevara, CIA ajanı Felix Rodriguez’in sağladığı istihbaratı kullanan Bolivya ordusu tarafından ormanlık bölgede yakalanıp, çatışmada öldüğü sanılsın diye defalarca bacaklarından vurularak öldürüldü. Sonrasında yapılanlar da bir giz değil artık. Guevara’nın 5 Mart 1960’ta Alberto (Diaz Gutierrez) Korda tarafından çekilen fotoğrafı, 47 yıldır dünyanın en tanınmış fotoğrafları arasında yer alıyor. 200’den fazla objenin üstünde bu fotoğrafın baskısına rastlanabiliyor: Tişört, çanta, rozet, sigara kutusu, şapka, pul, poster, şarap şişesi, matruşka bebekler, aklıma ilk gelenler. Korda, 136 Kübalının öldürüldüğü bir saldırının ardından düzenlenen ve Che’nin de katıldığı cenaze töreninde çekmiş bu ünlü fotoğrafını. Che’nin yüzündeki “öfkeli ve üzüntülü” ifadeden çok etkilendiğini söylüyor. Esas çerçevede bir adamla palmiye yapraklarının arasında duran ‘Commandante,’ daha sonra fotoğrafçı Korda tarafından izole edilmiş ve bu ‘ikonik’ imge doğmuş.
John Berger gibi fotoğraf sanatıyla ilgilenmiş, bu konuda (da) derinleşerek düşünce üretmiş yazarlardan biri olan Susan Sontag, ölümünden sonra “Che’nin ilham verici güzel bir masala dönüşmesine izin vermememiz gerektiğini” söylemişti. “Onun eşsizliğini vurgulamak, onu çağdaş dünyanın tartışmalı bir siması olarak görmek çok daha iyidir.” Ancak, zaman içinde Sontag’ın söyledikleri gerçekleşemedi ve Che bir tür masala dönüştü. Yine de, onun hakkında bilinen doğruların pek azı bile bugün birçok genç insan için esin kaynağı olmaya ve devrimci olarak bilinçlenmeye yol açabiliyor.
Cesareti ve idealistliğiyle Che, yoz devrimci geleneğin tam karşısında duruyordu. Daha doğrusu durmuyor, sürekli hareket ediyordu. Çünkü biliyor ve söylüyordu: “Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır.”
Ona ithafen yazılan sayısız şiirden birinde, İngiliz Christopher Logue şöyle diyordu: “Aralık. Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar. / Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum: / CHE YAŞIYOR!”
*Bu yazı 7 Ekim 2007 tarihli Radikal 2'de yayımlanmıştır.
ÇOCUK RESMİ
Bir kare çizmiştin, üstüne bir üçgen, onun da üstüne (kenara) iki çizgi ve duman- tamamlanmıştı EV. İnanamaz insan, aslında nelere ihtiyacı ...
-
Kuklalar Alman kuklaları Yahudileri yaktı Yahudi kuklalar seçim yapmadı Kukla akbabalar ölüleri yer Kukla cesetlerden beslenir Kukla rüz...
-
ŞARKIDAKİ ŞİİR'den 12 yıl sonra, modern müzik üzerine ikinci kitabım çıktı. BiR PLAKTAN İÇERİ, Billie Holiday'dan Ozzy Osbourne...
-
https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-423-temmuz-2024/10173/ceza-somurgesinde-acik-havada-karabasan/12860 Franz Kafka 1915 tari...












