2012 yılında çıkan Old Ideas albümündeki ‘Show Me The Place’ isimli şarkıda şöyle diyor Leonard Cohen: “Acı çekmenin nerede başladığını göster bana. (...) Gökkuşağını severdim / Manzarayı severdim / Sabahın erken saatlerini sevdim / Yeni başlangıç zannederdim sabahı / Ama kapıldım karanlığa bebeğim / Senden beter kapıldım ona / Kapıldım karanlığa...”
Old Ideas’tan dört yıl
sonraki albümüne You Want It Darker (Daha Karanlık Olsun İstiyorsun) ismini verdi. Albümün şarkı sözlerine/şiirlerine
bakıldığında, Cohen’in çok yaklaştığından emin olduğu ölümüne hazır(lanmış)
olduğu hemen fark edilir. “I’m ready, my Lord” der daha ilk şarkıda: “Artık
hazırım Tanrım.” Ve bu cümleyi her nakaratın sonunda tekrarlar. Ve ölüm
haberi geldiğinde ise, bu albüm çıkalı daha 17 gün olmuştur.
Bob Dylan ile
Leonard Cohen 20. yüzyılın popüler müziği ile şiirin kesiştiği yerde duran iki
büyük isim, kuşku yok ki. Elbette başkaları da var ama bu iki ismin kapladığı
yer çok büyük. “Dylan ortaya çıktığında herkesin aklını başından aldı,”
demişti Amerikalı Beat şairi Allan Ginsberg, “Yani, Leonard Cohen hariç herkesin...
O zaten benzerini yapıyordu.”
*
1934
Westmount/Kanada doğumlu Leonard Cohen, 1956’da çıkan Let Us Compare
Mythologies (Haydi Mitolojileri Karşılaştıralım) isimli ilk şiir kitabıyla
dikkat çekmişti. McGill Üniversitesi’nde öğrenciyken, önce kitabın reklamını
yaparak para toplamış, sonra da bu parayla kitabını bastırmış.
“Sevdiğim ilk
şair Federico Garcia Lorca olmuştu. Bu dünya bana çok aşina gelmişti, dilinin
içine girmiştim, bunun dilin varlık nedeni olduğu hissine kapılmıştım. Çok
canlıydı. Daha sonra William Butler Yeats’i sevdim ve bir süre şiir çok ilgimi
çekti. Bu şiirlere cevap vermek istiyordum. Sizi etkileyen, size dokunan her
şiir cevap gerektiren bir çağrı gibidir. İnsan bizzat kendi hikâyesiyle buna
cevap vermek ister. Romanlar beni daha ziyade suskunluğa sürüklerdi. Hiçbir
zaman romanlara cevap verme ihtiyacı hissetmedim.”
1966’ya kadar
şiir kitaplarının sayısı dörde çıkar: The Spice Box of Earth (Yeryüzünün
Baharat Kutusu), Flowers for Hitler (Hitler’e Çiçekler), Parasites of
Heaven (Cennetin Asalakları). Montreal’de, şiirle müzik arasındaki
sınırların iç içe geçtiği performansları olur ve iki de roman -The Favourite
Game (En Sevilen Oyun, 1963) ve Beautiful Losers (Görkemli Kaybedenler,
1966)- yayımlar. Aşkın tezahürleri, mitoloji, kutsal kitaplara göndermeler,
varoluşçu acılar ve kültürel birikiminin yansımalarıyla doludur bu kitaplar.
Özgün ve şiirsel dile sahiptirler:
“Çocuklar
yaraları madalya gibi sergiler. Âşıklar yara izlerini açıklanacak sırlar
niyetine kullanır. Yara izi, söz ete büründüğünde ortaya çıkandır. Herhangi bir
yarayı, savaşın onurlu yaralarını sergilemek kolaydır. Bir sivilceyi
göstermekse zordur.”
(The Favourite Game)
“Kilise’yi
otomobilleri ele geçirmekle, sivilcelere sebep olmakla suçluyorum, Kilise’yi
yeşil mastürbasyon tuvaletleri inşa etmekle suçluyorum, Kilise’yi Mohawk
danslarını yamyassı etmekle, halk şarkılarını bir araya toplamamakla
suçluyorum.”
(Beautiful Losers)
İlk müzik albümü
ise ancak 1967’de çıkar ve beklediğinden fazla ilgi görür: Songs of Leonard
Cohen. Artık onun şiiri ile müziği birleşmiştir. 2016’daki son albümüne
kadar da hep bir arada kalacaktır.
“Şiirinde
geliştirdiği sorgunun melodi ve armoniyle yeni bir vücuda dönüşmesi noktasında
şarkı söyleme tarzındaki abartısız, özgün yapı şiirin kendi dilini de şarkının
içinde güçlü bir şekilde yedirmesini sağlamıştır. (…) Şiirlerinde olduğu gibi,
şarkılarında da tüm varoluşsal sorgunun yanında, sokağın kokusu, renkliliği,
acımasızlığı, yarattığı ilişkisizlikler ve doğurduğu tutku, aşk şarkılarının
temel taşı olacaktır.” (Kahyaoğlu, 324)
‘Suzanne’den ‘A
Thousand Kisses Deep’e, ‘The Partisan’dan ‘Democracy’ye, ‘First We Take
Manhattan’dan ‘The Future’a uzanan, uzun, geniş, kalabalık ve yalnız bir dünya...
İsmini şairin en sevilen şarkılarının birinden alan ve Lian Lunson’un yazıp
yönettiği I’m Your Man belgeselinde Leonard Cohen şöyle konuşur: “Bana
kadınlara çok düşkün olduğumu söylediler hep. Acı bir şakaydı bu, bana on
binlerce yalnız geceye mal olan.”
*
Leonard
Cohen’in son stüdyo albümü You Want It Darker, aynı isimli şarkıyla
açılıyor: “Eğer krupiye sensen, ben oyunda yokum / Eğer şifacı sensen, ben
sakatım, felç olmuşum / Eğer seninki zaferse, benimki utanç olmalı / Daha
karanlık olsun istiyorsun / Söndürüyoruz biz de alevi.”
‘Cohen’in
tarzı’ denebilecek bu tür yüzleşme, hesaplaşma ve çatışmalar bu albümde de
önemli bir yer kaplıyor. ‘Treaty’ şarkısında “Kızgın ve yorgunum hep”
der şair. “Keşke bir anlaşma olsaydı / Bir anlaşma olsaydı senin aşkınla /
Benim aşkım arasında.” Bitmiş olan bir aşkın şarkısıdır bu. Hakeza ‘On the Level’
da öyledir. Ama bu tür ayrılık sonrası hesaplaşmaların ya da ‘If I Didn’t Have Your
Love’ınki gibi romantik sözlerin yanında, artık ve ancak yaşlanmış bir insanın
edebileceği sözler belirgindir. ‘On the Level’da “Bana gülümsedin / Sanki
gençmişim gibi / Nefesimi kestin (…) Ama yaşlıyım ve artık / Olaylara farklı bakmalıyım”
der.
‘Leaving the Table’
isimli şarkının sözlerinde ise “Masadan kalkıyorum” diye seslenir
karşısındakine, “oyunda yokum”. ‘You Want It Darker’ şarkısında da
“oyunda yokum” diyen Cohen burada da aynı cümleyi tekrarlamaktadır. Şöyle devam
eder: “Özre ihtiyacım yok / Suçlanacak kimse de kalmadı / Bir sevgiliye
ihtiyacım yok / Sefil canavar evcilleşti artık / Bir sevgiliye ihtiyacım yok /
Öyleyse söndür alevi.”
Albümün en melankolik
tınlayan bestesi ‘Traveling Light’ta artık veda eden bir Leonard Cohen ile
karşı karşıya kalırız: “Bagajım hafif / Veda ediyorum / Bir zamanlar parlaktı
/ Batan yıldızım // Geç kalıyorum / Barı kapatacaklar / Ucuz bir gitardı / Çalıp
durduğum / Bagajım hafif.”
Cohen’in
hayattayken yayınlanan son albümünün son şarkısı ‘Steer Your Way’dir. Burada
yüzünü tarihe çeviren şair, ölümün de ‘akışta kalmak’ olduğuna, kalbin yola
devam etmesi gerektiğine işaret eder. “Kalbini yönlendir gerçeğin ötesine /
Düne inandın / Temel İyilik gibi / Yolun Bilgeliği gibi / Kalbini yönlendir,
değerli kalbini / Önünden geç, satın aldığın kadınların / Yıldan yıla / Aydan
aya / Günden güne / Düşünceden düşünceye.”
“Kalbini
yönlendir, ey kalbim / Sormaya hakkım olmasa da / İşin hakkından gelmesi / Mümkün
olamayacak kişiye / Kim bilebilir onun hüküm giydiğini? / Kim bilebilir ki o
vurulacak? / Yıldan yıla / Aydan aya / Günden güne / Düşünceden düşünceye.”
Leonard Cohen,
hiç kuşkusuz, şiir ile şarkı sözü arasındaki sınırların ortadan kalktığı;
birinin, diğerinin yerini hiç buharlaşmadan alıverdiği az sayıda ozan-şarkıcıdan
biri. Ve onun sanatı, kalplerde yaşamaya ve yol göstermeye devam ediyor.
*
Ölümünden iki
yıl sonra, geride bıraktığı defterlerinden oluşturulan şiir ve şarkı sözü
kitabı The Flame (Alev) yayımlandı. Bu alev, son stüdyo
albümü You Want It Darker’daki alevdi. Yazmaktan vazgeçirmeyen alev. Ve
bu kitabı yayına hazırlayan oğlu Adam Cohen’in önsözde yazdıkları, ölüme
hazırlanarak giden şaire çok yakından bir bakış sunuyor. Bu nedenle önsözün
çevirisini bu yazıya taşımak istiyorum:
“Bu cilt,
babamın bir şair olarak yaptığı son çalışmaları içermektedir. Keşke
tamamlandığını görseydi. Hem onun elinde daha iyi, daha gerçek, daha cömert,
daha düzgün bir kitap olacağı için, hem de okurları için aklında olan şekle
daha yakından benzeyeceği için... Kitapla uğraştığı ve hayatta kalmaya
çalıştığı zor dönemde, düzenli olarak uğrayan benim gibi birkaç kişiye ‘rahatsız
etmeyin’ e-postaları gönderirdi. Akut ağrılarına ve vücudunun zayıflamasına
karşılık titiz bir biçimde meditasyona olan bağlılığını korudu. Bana sık sık,
zengin ve karmaşık yaşamı boyunca kullandığı tüm sanat ve yaşam stratejilerinin
yanında, yazmanın onun tek tesellisi ve en gerçek amacı olduğu bilincine daha
fazla sadık kalmayı dilediğini söylerdi.
Babam, her
şeyden önce bir şairdi. Defterlerinde kaydettiği gibi, bu mesleği ‘Tanrı'dan
gelen bir görev’ olarak görüyordu. (Tire işareti Tanrı'ya duyduğu saygıyı
gösterir; ilahi ismi İngilizce bile olsa yazmak istememesi eski bir Yahudi
geleneğidir ve özgürlüğüyle karıştırdığı sadakatinin bir başka kanıtıdır).
‘Din, öğretmenler, kadınlar, uyuşturucu, yol, şöhret, para... hiçbir şey beni
sayfaları karalamak, yazmak kadar uçuramaz ve acılarımı dindiremez.’ Bu amaç
beyanı aynı zamanda bir pişmanlık beyanıydı: Edebiyata adanmışlığını, kötü babalık,
başarısız ilişkiler ve mali durumu ile sağlığına gösterdiği özensizliğe bir
açıklama olarak sunuyordu. Az bilinen şarkılarından birini (ve favorilerimden
birini) hatırladım: ‘Güzellik için çok uzaklardan geldim, çok şey bıraktım geride.’
Ama görünen o ki yeterli değildi: yeterince bırakmamıştı ona göre. Ve biliyordu
ki bu kitap, onun sunacağı son şeydi.
Çocukken, dükkândan
şeker almak için babamdan para istediğimde, bozuk para için ceketinin ceplerine
bakmamı söylerdi. Ceplerini
karıştırırken her zaman bir not defteri bulurdum. Hayat ilerledikçe, ona çakmağı
veya kibriti olup olmadığını sorunca
da çekmecelerde
kâğıt ve defterler bulurdum. Bir keresinde ona tekila var mı diye sorduğumda buzdolabına
yönlendirildim ve orada da yolunu şaşırmış, donmuş bir defter buldum. Aslında,
babamı tanımak demek (pek çok harika şeyin arasında) kağıtları, defterleri ve
(seçkin bir el yazısıyla notlar alınmış) kokteyl peçeteleri her yere dağılmış
olan bir adamı tanımaktı. Bunlar otellerdeki komodinlerden ya da 99 sentlik
mağazalardan gelirdi; yaldızlı, deri ciltli, süslü ya da başka bir şekilde
önemli bir görünüme sahip olanlar asla kullanılmazdı. Babam mütevazı kapları
tercih ederdi. 1990'lı yılların başlarına gelindiğinde, babamı en çok
tanımlayan şeye adanmış bir yaşamı içeren defterlerinin kutularıyla dolu
dolaplar vardı. Yazmak onun varoluş sebebiydi. Savunduğu ateşti, beslediği
aleviydi. Ve asla sönmedi.
Babamın
çalışmaları boyunca yinelenen birçok tema ve kelime var: donmuş, kırık, çıplak,
ateş ve alev. İlk albüm kapağının arkasında (daha sonraki bir şarkısında
söylediği gibi) ‘Joan of Arc’ı takip eden alevler’ var. Bir Yahudi duasını
hınzırca kullanan kaderle ilgili bir şarkısında ‘Kim tarafından yakıldı?’ diye
sormuştu. ‘Seni kıskandırmak için ince yeşil bir mum yaktım.’ O mum, pek çok
tutuşmanın ilkiydi sadece. Eseri boyunca yaratılış ve yıkım, ısı ve ışık, arzu
ve tatmin için ateşler ve alevler vardır. Ateşler yaktı ve onlarla özenle
ilgilendi. Sonuçlarını inceledi ve kaydetti. Tehlikeleri onu harekete geçirdi.
Sık sık diğer insanların sanatında yeterince ‘tehlike’ olmadığından söz eder ve
‘alevler içindeki bir düşüncenin heyecanını’ överdi.
Bu ateşli
meşguliyet son ana kadar sürdü. ‘Daha karanlık istiyorsun, söndürüyoruz alevi’
diye vurguladı son albümünde, ayrılık albümünde. 7 Kasım 2016'da öldü. Şimdi
her şey daha karanlık, ama alev söndürülmüş değil. Karartmış olduğu her sayfa,
yanan bir ruhun süregiden kanıtıydı.”
*
Leonard Cohen’in
ölüm haberi Donald Trump’ın başkanlık haberiyle kesişmişti. “Artık bir çağın
kapandığı, bazı şeyleri yitirdiğimiz, yeni ve belirsiz şeylere gebe olduğumuz
duygusu” hâkim olmuştu bazılarımızda. Hüzünlü günlerdi. Bir söyleşisinde “Hayat
yitirmektir” diyor Cohen, “İnsanoğlu aşkını yitirir, sesini yitirir,
hatta müziğini yitirir. Yitirilen her taşı kayda geçirmezsiniz. Yitirmek
üzerine konuşabildiğiniz, şarkı söyleyebildiğiniz sürece sorun yoktur. Yıllar
geçtikçe yitirmeye karşı bir şey yapamayacağınızı öğrenirsiniz. Boş verirsiniz.
(…) Mesele bir iz bırakmak, bir şeye imza atmak değildir.”
Yazıyı
The Flame kitabından bir şiirle bitirelim: “Cesaret için duacıyım / yaşlandım
artık / hastalığı ve soğuğu / selamlamak için // Cesaret için duacıyım / gecenin
içinde / yükü omuzlayabilmek için / hafif olsa keşke // Cesaret için duacıyım /
acının gelip / tırmanmaya başladığı / zaman içinde // Cesaret için duacıyım / sonunda
/ ölümün bir arkadaş gibi / geldiğini görmek için.”
Kaynaklar:
https://www.theguardian.com/books/2018/oct/30/the-flame-by-leonard-cohen-poetry-lyrics
*Bu yazı Bir Plaktan İçeri isimli kitabımdan alnımıştır.
