Saturday, March 30, 2013

Rilke’ci Şarkıların Peşinde

Şarkıdaki Şiir kitabı üzerine:
Depo’da açılan “Uzayda Bir Elektrik Hasıl Oldu” başlıklı, ‘60’ların Türkiye’sine müziği merkezine alarak bakan sergide Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ından bir pasaj da bugünün İstanbul’undan fotoğraflar eşliğinde sergilendi. “Safter’in şarkısı” pencereden çıkıyor ve İstanbul'da bir gece dolaşıyor, çeşitli evlere, ortamlara, ağızlara giriyor, geri dönüyor...
Hilmi Tezgör: Oğuz Atay'ı bir müzik türüyle ya da şarkıyla özdeşleştirmeye kalkarsam, aklıma Türk sanat müziği ve alaturka şarkılar geliyor ama Batılı formlar değil. Türk sanat müziği birikimi hepimizde olabilir, ailede dinlenenlerden oluşabilir bu birikim. En azından bende öyle. Özel olarak Türk sanat müziği dinlediğim, yoğunlaştığım bir dönem olmadı ama söylemeye, eşlik etmeye başladıkça sözlerini bildiğimizi fark ettiğimiz şarkılar bunlar. Hatta Türk halk müziği için de böyle sanki. Fi tarihinde Kaçkarlar’ın tepesine çıkmıştık; yenildi içildi, Karadeniz türküleri söyleniyor ve ben hepsine eşlik ediyorum. Bir yandan da kendime çok şaşırıyorum, çünkü o türkülerin sözlerini bilmediğimi zannediyorum. Anadolu kökenli biri değilim, ama derinlerde ortak bir hafıza var. Tabii alkolle birlikte ortaya çıkması da ilginç. (gülüyor)

Halk müziğinin şiirle yakınlığı ve âşık geleneği üzerine Türk sanat müziğinin şiirle, sözle ilişkisinden daha çok kafa patlatılıyor...
Sözün ağırlığını önemseyen, direkt içine yediren bir tür. Türk sanat müziğinde bir tür yapıştırmadan söz edilebilir belki, ya da bir araya getirmek diyelim, ama halk müziğinde doğrudanlık var gibime geliyor. Karacaoğlan'ın, Köroğlu'nun ya da Nâzım'ın müziğe dönüştürülmüş haliyle siyah şairlerin yazdığı şiirlerinin blues sözlerine dönüştürülmesi arasında paralellikler var. Hatta zamansal olarak da öyle. Müzik, söze nazaran, insanlara nüfuz etmede daha avantajlı olabiliyor.

Türkiye'de felsefenin şiirle yapıldığı iddia edilir...
Evet, bu topraklardan felsefe metni değil de, şiir çıktı. Müzik ve şiir üzerinden insanlar felsefe yapmış, gündelik hayata felsefenin girmesine böyle imkân tanınmış.

Seni sözle müziğin ilişkisi üzerine düşünmeye iten ne?
İlk dinlediğim şarkılardan itibaren ne söylendiğine hep dikkat ettim. Evde dinlenilen şarkılarda, Sezen Aksu'nun “Kaybolan Yıllar”ında, Timur Selçuk'un “İspanyol Meyhanesi”nde "acaba ne deniyor burada, galiba güzel şeyler söyleniyor" diye düşünürdüm. “İspanyol Meyhanesi”nde mesela, müziğin etkisi ve gücü bir yana, sözlerdeki imgeleştirme çok güçlüdür. Yıkılmış bir kadın... O yaşta meyhanenin nasıl bir yer olduğunu tam bilmesem de, kafamda bir imge kuruluyor, kadının geç saatlere kadar şarkı söylemesi, yoğun bir yaşanmışlığın, yüzünde, gözlerinde, bedeninde hissedilmesi... Galiba ilk o anda bir şarkıdaki sözler, şarkıda bahsedilenler beni çok etkilemişti. Ondan sonra da baktım sözlere. Para verip doldurduğum ilk kasetlerden itibaren ne söylendiğine hep baktım.
Neler doldurtuyordun?
İlk kaset, arkadaşımdan çektiğim 60'lık bir Iron Maiden'dı. Kalamış'tan Feneryolu'na taşınan Laterna diye bir dükkân vardı, sonradan Bodrum'a göçen Bülent abinindi; Black Sabbath’ın 1975 albümünü, “Sabotage”ı çektirmiştim ona. Sonra da arkası geldi. Sanırım yıl 1983. İlk plağımı da aynı yıl aldım, Iron Maiden'ın Türkiye baskısı “Piece of Mind”ıydı bu. Sonrasında 4-5 yıl kaset doldurduk. Kiss, Judas Priest, Metallica...

Metalden girmişsin...
Evet. Öncesinde Sezen Aksu, Nur Yoldaş, Barış Manço; onları da severdim. Esin Evgin'in şarkısı mıydı, “Gönül oyunu, çarpar adamı”... On küsur yaşlarının gönül işleri... Ama Iron Maiden'daki “şeytanın numarası”, İncil’den alıntılar, “six, six, six” diye arkadaşların kulaklarına fısıldamamız, bunlar değişik işlerdi. (gülüyor) Türkiye baskılarında sözler yoksa da, orijinallerinden fotokopi çektirip bakardık. Sözler çok farklı dünyalarda dönen meselelerle ilgili olunca, sözcük hazinen de gelişiyor, oradan da prim yapıyorsun. (gülüyor) İngilizce öğrenmemde çok etkisi oldu bunların. Öteden beri plakçılardan rica edip fotokopiler çekerdik, o zamanlar fotokopi makineleri sefildi, baskılar hiçbir zaman koyu çıkmazdı, hep açık bir gri... Üstelik bir süre sonra da mürekkep dökülür gider. Ama çok yararı olmuş bunların, çok da fotokopi çektirmişiz.

O zamanlar müzik zevkleri şimdiki kadar geçişken değildi. Türkiye’de bir metalci, diyelim ki İngiliz pop gruplarının ne kadar akıllıca sözler yazabildiğini, siyasî meselelere nasıl usturuplu girebildiğini farkedemeyebilirdi.
Uzun yıllar pop deyip geçtim. Ama neyse ki sonradan oralarda da çok kıymetli işlerin yapıldığını, önemli mesajların verildiğini görebildim. Batılı müzisyen şarkısını bestelerken sözlerinin sabun köpüğü olmamasına dikkat ediyor genelde, ama Türkiye’de de, zorlama söz dediklerimizde bile gündelik hayata ilişkin, felsefi göndermeler olabiliyor. Duygusal dalgalanmaları güzel ifade edenler çıkabiliyor. Fecri Ebcioğlu mesela... Şimdiyse durum çok korkunç. Hâlâ bu birlikteliği diri tutabilen, bir şekilde hayata da zerk edebilenler var, ama kötüler çoğunlukta. Son on yılda olduğu kadar kötü söz yazıldığı görülmüş müdür, bilmiyorum. 2000'lerdeki aşk algısının dile getirilme halinden şikâyet etmekteyim. Negatif anlamda bir gelip geçicilik var ve insanın kalbine dokunmayan, büyük olasılıkla da iz bırakmayacak şeyler yapılıyor. Eleştirel ve duygusal derinliği olan söz yazarlığı yine var, ama sayısı bana az gibi geliyor. Sanki içinde yaşadığımız çağda çok daha fazla güzel dize, çok daha güzel şarkı sözü yazılabilir. Çünkü geriye dönüp baktığımızda bir gelenek var, ve birtakım insanlar var ki onlar hâlâ çok güzel yazabiliyor. Ses ve sözün mükemmel birlikteliklerine ulaşabilme fırsatı da var, ama hâlâ aşırı yüzeysel, ifade bozuklukları ve çelişkilerle dolu, hiçbir hayatî sıcaklığı olmayan sözler duyulabiliyor.

Bir şarkı sözünü şiire yaklaştıran ya da bir şiiri şarkı sözünden ayıran ne?
Bu çok bulanık ve öznel bir bakışı mecbur kılan bir alan. Kitapta da bu konu üzerine iddialı konuşmadım diye düşünüyorum. İnsanın kendi birikimleri doğrultusunda, o sözün edebîlik düzeyinin yüksek olup olmamasını anlamasından ve değerlendirmesinden yola çıkarak bir şey söylenebilir belki. Bunun bir formülü var mı gibi bir soruyu cevaplamak çok kolay değil. Orada bir edebîlik vardır da bizim içimize dokunuyor mudur, gibi bir soru daha mümkün olabilir. Sözlerin, içimizde, henüz yaşanmamış olsa da yaşanabilirliği olan yerlere dokunabilmesi... Bu da zaten sahicilik demek oluyor galiba ve o sahicilikten yoksunluk rahatsız edici geliyor bana. Ancak bir bütün olarak şarkının temas edebileceği duyguların ucunu göremediğimiz için, belki şimdi beğenmediğimiz ya da yetersiz bulduğumuz bazı sözler bile bir süre sonra yeniden ortaya çıkacak ve kendini başka bir anlamla duyuracak. Onun için tam bir cevap vermek kolay değil. Ama, hep kalacak olanları, pırlantaları ayırmak kolay. Cohen ilk yazdığında "ne güzel" demişler, Dylan yazdığında da öyle. Şimdi kırk-elli yıl sonra yine aynısı söyleniyor. Pırlantalar kendini belli ediyor.

Cohen zaten şiirden gelen bir adam.
Bir bakıma Dylan da öyle. Edebiyatın, şiirin popüler müzikle en yakınlaştığı, iç içe geçtiği, neredeyse tek siluet olarak görüldüğü birkaç kişiden biri Dylan.

Kitapta Batı popüler müziğine odaklanıyorsun, Anglosakson kültüre ağırlık veriyorsun. Ama Türkiye’de popüler müzik şiire daha çok tutunmuş sanki...
Doğru; şiirin popülerleşmesine yardımcı da olmuş. Batıda belli başlı akımlar var, bir entelektüel arka plan var. Bizdeyse şiirin üzerine gidilmiş, o alan parsellenmiş ve popülerleştirilmiş. Karşılıklı bir beslenme, odaklanma hali var. Öte yandan, Türkiye'de kabul edilmiş bir şiir anlayışı, bir tür şiir kanonu var, bir de kanon dışında bırakılanlar... Nâzım'ın son yıllarda kabul görüyormuş gibi görünmesine aldanmamak lâzım. Zaten ne zaman (1956-57'de) İkinci Yeni başlama vuruşunu yapmış, o andan itibaren Türkiye'deki iktidar da “yeni şiir” denilen şeyi görmezden gelmeye ve bir bakıma da devre dışı bırakmaya çalışmış. O yüzden bir Turgut Uyar şiirinin bestelenmiş halini duymak zordur.

Sonuçta Nâzım birçok şiirini zaten kitlelere okunsun diye yazmış. Edip Cansever’inki gibi iç sese mahkûm edilen bir şiir değil onunki. Eskilerin dediği gibi, okunacak değil de, “söylenecek” bir şiir...
Nâzım'ın şiirlerini kendi sesinden bir kere dinledikten sonra, senin ömrü billah o şiiri ondan farklı şekilde seslendirmen mümkün değil. Bu zorlu bir çıkmaz. Adam yüksek sesle “söylenmek” için yazmış, evet. Her şair öyle değil ama... Necatigil'in yüksek sesli bir şair olduğunu söyleyebilir misin mesela? Müziği var, ama kesinlikle yüksek sesli değil.

Oturup Turgut Uyar besteleyebilmek için de konvansiyel rock sound’undan ve şarkı formundan uzaklaşmayı göze almak gerekmez mi?
Çok doğru, ama ben iyimserlik yüzünden uzaklaşamadım ve İkinci Yeni şiirinin daha fazla bestelenmiş olmasını arzu ettim. Şimdi aklıma şu geldi: Turgut Uyar'ın nasıl bir Batılı forma tekabül edeceğini düşünmek bir yandan çok heyecan verici, diğer yandan da çok zor. Acaba nasıl bir şey çıkardı? Edip Cansever'in “Oteller Kenti”ni Mazhar-Fuat-Özkan “Geldiler” albümünün kapanışında bestelemişti. Orada soyut birtakım elektronik sesler vardı, uçucu, Cansever'in şiirine bence çok uyan bir denemeydi.

Standart Mazhar Fuat Özkan sound’unun çok dışındaydı...
Aynen öyle. Sezen Aksu bir tane Turgut Uyar yaptı (“Denge”, 1998). Cemal Süreya ve İsmet Özel, Mazhar Alanson'da kolaj olarak geçtiler. Sonuçta İkinci Yeni'nin Türk popunda daha fazla yer almamış olması da normal deyip başımızı öne hafif eğebiliriz.

Anadolu rock’un yolunu açanlar, Cem Karaca mesela, evvela türkülere başvurdular, sonra Orhan Veli, Cahit Külebi, Nâzım Hikmet gibi şairlerin şiirlerine el attılar ve giderek kendi sözlerini, üslûplarını oturtup kendi şarkılarını yazdılar.
Cem Karaca'nın yalnızca şiir değil, düzyazı edebiyat arka planıyla ve tabii ideolojik olarak desteklendiğini, renklendiğini söylemek çok yanlış olmaz sanırım. Ama, o da çok uzun soluklu olmamış. Cem Karaca belli bir yere gelmiş, ama diğer topluluklar uzun boylu izler bırakamamış. Bazen müzikal kalite de geri planda kalmış, denge bozulmuş.

Bazıları da şiirle güçlü bir ifade kurmuş. Ahmet Kaya mesela...
Ahmet Kaya'nın özel bir yeri var. Orada da arka planda daha fazla renklilik, hayatla iç içe olma hali ve daha fazla ciddiyet olduğunu düşünüyorum. Samimiyetin lafını bile etmiyorum, bizzat samimiyetin kendisi var.

Türk popüler müziği için özdeşlikler kurabiliyoruz: Timur Selçuk ve Ümit Yaşar Oğuzcan, Ahmet Kaya ve Attilâ İlhan... Dünya rock’unda bu türden yakınlıklar bulabilir miyiz?
Patti Smith ve Arthur Rimbaud mesela... Anglosakson müzikte, kitapta andığım isimler arasında evvela bir etkileşim var; sonra onu kendin kılarak kendi metnini, şarkı sözünü üretmek ağır basıyor. Bu çok önemli ve değerli. Doğrudan şiiri alarak besteleme az. Björk sanırım E. E. Cummings’ten bir şiir almıştı ama bu tarz örnekler çok değil. Ama bir yandan da Patti Smith ve Rimbaud’yu hakikaten çok paralel bulabiliyoruz. Jim Morrison ile Nietzsche’yi de öyle. Şiiri alıp üzerine müzik yapmak gibi kolaycı bir yolu seçmemişler genelde... Kitabımda satır aralarının, dipnotların, bir söyleşideki imaların peşinden gidildiğinde ele geçebilecek buluntuların, heyecan verici keşiflerin peşine çokça düştüm. Roll'a yaptığım çevirilerdeki keşiflerin mesela... Yani yazıları sırayla yazmadım. Uzun yılların getirdiği alüvyonlar bunlar.

Roll'da şarkı sözü çevirirken neyi gözetiyordun? Bu çeviri icabında bir şarkı olarak bestelenebilmeli diye düşünüyor muydun?
Son zamanlarda daha çok öyle düşünüyordum. İlk zamanlarda ise daha doğrudan çeviriyle ilgileniyordum; anlamı vermek, dizeleri dönüştürmek istiyordum. Son zamanlara doğru değiştirmeye başlamıştım bu alışkanlığı, ama dergi de bitti. İnsan sadece Türkçe şiir okumuyor, dünya kadar çeviri şiir de okuyor. Hayatımda ilk okuduğum şiir kitabı Anıl Meriçelli'nin “İngiliz ve Amerikan Şiir Antolojisi”ydi, küçücük bir kitaptı ve beni çok etkilemişti.

Kadim tartışmayı açalım: Can Yücel ekolü mü, Cevat Çapan ekolü mü?
Cevat Çapan ekolü deyip haksızlık da ediyor olabiliriz. Cevat Hoca bir şiirin duygusunu vermeyi çok iyi beceren bir şair. Çevirmen demiyorum, şair. Ayrıca Can Yücel de sırf şiirde yok. Sanırım “Yüzyıllık Yalnızlık”ın Sander Yayınları’ndan çıkan baskısının ilk sayfalarının çevirmeni Can Yücel'dir. İnanılmaz güzeldir, ama sonra çeviriyi yapmaktan vazgeçmiş ve başka bir çevirmen bitirmiş kitabı, ama ilk 20-30 sayfa farklıdır. O bölümlerden sonra kitabı anlamaya başlıyorsun diyelim. (gülüyor)Düzyazıya da kalkışmış Can Yücel ve hep, metni daha fazla kendisinin kılmış. Kendi adıma şu daha iyi, bu daha iyi diyemem, çünkü ben bir çevirmen değilim. Ama şiiri daha çok Cevat Çapan'ın çevirelerinden sevmişimdir. O kadar etkisi olmuştur ki...

Müzik çevirisi için hangi ekol daha faydalı?
Galiba daha sonra yapmaya çalıştığım, yani Can Yücel ekolü. Ama karışmış coğrafyalar bunlar. İnsan iki tarafta da serbestçe dolaşarak kendi yolunu bulabilmeli.

Kitapta iki temel kategori var: Muhalif yahut toplumsal müzik ve daha bireysel dertlere odaklanan müzikler.
Bu kaba bir ayrım, böyle söyledim ve bıraktım. Bütün bunların dışında kalan dünya kadar örnek olabilir diye de ekledim. Öyle bir ayrıma gidilmesi gerekmeyebilir, ama yine de bir çerçeve istedim ben.

Rock’u en çok hangi edebiyatçılar etkilemiş?
Rock deyince aklıma önce hard rock geliyor. Kitabın ikinci bölümünde hard rock’a odaklandım, ama Led Zeppelin’i, Black Sabbath’ı andıktan sonra lafı heavy metal’e getirdim. Orada fantastik ve gotik edebiyat çok öne çıkıyor. Edgar Allan Poe’dan Tolkien’e, oradan Stephen King’e varan bir kulvar. Duygulardan ziyade hayal gücünü bolca harekete geçiren metinler rock’çuları daha çok etkilemiş gibi gözüküyor.

‘60’ların sonlarının grupları, saykodelik ekipler için durum ne?
Onları politik yazarların metinleri bağlamında felsefe, Marcuse, Marx gibi isimler etkilemiş. Bu özgürlükçü felsefeye edebiyat olarak Hermann Hesse’yi de ekleyebiliriz. Düşünsel boyutta sol ya da anarşist düşünceyi yansıtan sözler öne çıkıyor. Öte yandan, saykodelya’nın apolitik bir yanı da var.

Beat’ler kimleri etkilemiş?
Beat kuşağı, Ginsberg’i bir yana bırakırsak çok entelektüel sayılmaz. Onlar, yaşamı her ânıyla algılayabilme ekseninde Zen Budizmininden etkilenmiş ve Dylan’ı, Morrison’u ve başka birçok ismi feci şekilde etkilemiş. Cohen’in pek takıldığını sanmıyorum; onun hasta olduğu şair Lorca. Gelgelelim onda da Budizminin yaşamsal uygulanışı, o yaşam tarzından etkilenme var. Hatta etkilenmenin de ötesinde, kendinin kılma hali.. Bunu İstanbul’daki konserinde de gördük. Sanırım el aldığı bir tür bilgelik hali var ve bu da sahnede ete kemiğe bürünüyor. Üstelik bulaşıcı da... Cohen konserinden çıktığında bir sürü insan daha saygılı ve mütevazı olmayı şiar edinmiş olabilir. Konserin öyle, bir bakıma katartik bir etkisi vardı ya da bana öyle geldi.  Cohen’i İstanbul’dan önce Almanya’da görmüş, darmadağın olmuştum. İstanbul’a da aynısını getirdi, ki zaten beceri de o. Orada ne verdiyse, İstanbul’da da aynısını verebildi. Daha yirminci dakikada fanusa girmiş gibi oluyor insan.

Seni bugüne kadar etkileyen başka konserler oldu mu?
O kadar güzel konserler gördük ki... Lou Reed’in İstanbul konseri de çok güzeldi. Patti Smith sonra... Babylon’un açılışındaki John Lurie konseri de çok acayipti. İnanılmaz bir geceydi, orada olmamak üzücü olurdu. Neubauten, Shellac, Swans, Ornette Coleman, Manu Chao, Cure... Saymakla bitmez ki... Ama Cohen konserlerinin hiçbirine benzemeyen bir tarafı var.

Kitapta bazı progressive’çileri kayırmış gibisin.
Kayırmış mıyım? Kimleri mesela?

Van der Graaf Generator.
Muazzamdır. Van der Graaf sıradışı bir gruptur, çok severim. Senede bir yurtdışına çıkma durumum olursa, Peter Hammill’i görmek için konser programlarına bakıyorum hep. Çok az çıkıyor sahneye. İnsan birlikte büyüdüğü topluluklara kolay kolay toz konduramıyor.

Geçenlerde bir araştırma yayınlandı, son elli yılın müzik listelerini karşılaştırmışlar, son on senenin hitleri kırk yıl öncesine göre kendi içine kapalı, düşük tempolu, neşesiz müziklermiş...
Standartlaşma coşkuyu gayet güzel törpüler. Son yıllarda acıyı kabul etmezsem, hayatıma daha acısız devam edersem daha iyi olur gibi bir hayat algılayışı var. O yüzden de yavanlık var işte. Eğer hayatın içindeki sertlikleri, acıları, üzüntüleri, sevinçleri ve mutlulukları Rilke’nin söylediği gibi tamamen içimize alabilseydik ve onların coşkulu şarkılarını yazmaya devam edebilseydik, o zaman içimizden tam anlamıyla çıkıp gidebilmeleri de mümkün olurdu. O zaman da dinginliğin şarkısını daha sahici yazabilirdik. Bugün neşeli olmaya çalışan şarkılar var, ama neşeli şarkılar yok. O şarkılar reklamlara da bulaştı; hafif, uçucu, hayatın neşeli görmek için debelenen, içerikten yoksun o şarkılar bana hiç de neşeli gelmiyor. Yük taşıyamaz hale geldik. Yeter ki bagajımız olmasın, dünya yansa umurumuzda değil. Ki görebildiğim kadarıyla dünya, kelimenin her anlamıyla yanıyor.

Salman Rüşdü de geçenlerde sızlanıyordu; edebiyatın, sözün gündelik hayattaki belirleyiciliği kalmadı diye. Şiir de, edebiyat da aynı şeyden şikâyetçi.
Rüşdü bunların ayrımını çok güzel yapabilecek bir adam. Postmodernizm denilen şey, bu oyunbazlık hali bize çok zarar verdi galiba. Edebiyata da sirayet etti bu durum. Oyunbazlaştığımız için acıları ve mutlulukları içimize hakkıyla alamayıp, şarkıları da doğru düzgün yazamıyoruz. Ama sahici söz, sahici metin, düzyazı ya da şiir, debisi yüksek olmasa da, alttan alta akmaya devam ediyordur diye düşünüyorum. Böyle bir iyimserliğim hep var. Hiçbir yere kaybolmaz onlar.
Rage Against The Machine ve Manu Chao’dan bu yana senin kitaba dahil edilebilecek boyutta, cüssede bir müzisyen de yok.
Yok gibi gözüküyor. Manu Chao umut aşıladı, bir şeyler değişiyormuş gibi bir hava oluştu. Ama herhalde kişisel sebeplerden dolayı sessizleşti, o bayrağı bir yere de devredemedi, yine de iz bıraktı. Rage’in ilk dönemlerindeki şarkıları güçlü bir haykırıştı, üstelik orada edebî bir arkaplan da vardı. Onların sahnesindeki coşkulu, sahici görüntüye uzun süredir tanık olamıyoruz. Sanki onlar da biraz yavanlık batağına saplandılar. Morello bir şeyler yapmaya çalışıyor, ama asla ‘90’lardaki ve 2000 başlarındaki kadar güçlü ya da yırtıcı değil.

Müzikteki gibi bir durum şiir için de geçerli mi sence? Bir akımsızlığa, ortak bir akıma dahil edememe durumuna da işaret ederek “80’ler şairleri” denirdi...
‘90 kuşağı ve hatta milenyum kuşağı şairleri de dendi.

Sen hangi kuşaksın?
Herhangi bir kuşak değilim. Artık çok çok az yazıyorum. Bir tane şiir kitabımın olması o konuda söz söyleyebilirim anlamına gelmez. Ama yıl olarak bakıldığında, ‘80 sonları ve ‘90 başlarında şiir yazmışımdır.

O kuşağın şiiri daha şarkı sözüne uzak, soğuk bir şiirdir...
Kesinlikle. Kanıyorsa da içten içe kanar. Ben hâlâ iyi şiir yazıldığını, ciddi bir silkinme olduğunu, genç kuşakta iyi bir yolun tekrar yakalandığını düşünüyorum. Öyle ummak istiyorum.

Oğuz Atay’a dönelim. “Korkuyu Beklerken Gelenler - Oğuz Atay Öyküleri Üzerine Yazılar” adında bir derlemen var. Bu kitabı hazırlarken muradın neydi?
Oğuz Atay’ın öykücülüğü üzerine çok fazla bir şey söylenmemiş olduğunu gördüm. Benim Oğuz Atay’la tanışmam öykülerle oldu, Oğuz Atay’dan okuduğum ilk kitap “Korkuyu Beklerken” idi. Bu durumu nostaljik, kendime dönük bir duyguyla birleştirerek, öyküleri üzerine yazılmış yazıları toplasam ne güzel olur düşüncesinden yola çıktım, ama bir şey çıkmadı. O zaman sempozyum düzenleyeyim, oradakileri bir araya getireyim dedim. Bilindiği gibi Oğuz Atay’ın kazılardan çıkartılıp okuruna ulaşabilmesi uzun sürdü. Sonrasında ise binlerce genç kendisini “tutunamayan” olarak gördü, görmek istedi; o malum korkunç dönemlerin ardından tutunamamayı yeğledik galiba. Romantizm ihtiyacımız da yüksekti. Ve işler giderek garip bir hal aldı, “kaybeden olmak”, “tutunamamak” matah oldu. Oğuz Atay çok sattı, korsan tezgahlara bile düştü. Bitirilemese de romanlarına başlandı ve yine sahicilikten uzaklaşılmış oldu. Normalde “kazanan” olarak yorumlanacağı durumlarda kişinin “kaybedeni”, “tutunamayanı” oynaması ve bunun üzerinden prim yapması, çağımıza çok uygun bir durum. 

Söyleşi: Merve Erol
Bir+Bir, sayı: 19, 2012

100 Yıllık Bir Devrimin Anısına

Kuyan-Bulak Halı Dokuyucuları Lenin'i Onurlandırıyor Sık sık ve cömertçe onurlandırılır Yoldaş Lenin. Büstleri vardır ve ...