Sunday, December 25, 2011

Oğuz Atay'ın "Babama Mektup"una Psikanalitik Bir Yaklaşım


“Tüm kadınlar sonunda annelerine benzerler: Bu onların dramıdır. Erkekler için böyle bir durum asla söz konusu olamaz: Bu da onların dramıdır.” -Oscar Wilde

1. Giriş
Sigmund Freud ve psikanaliz yüz yılı aşkın bir süredir tartışılıyor. Cinsellik gibi bir kavramı öğretisinin merkezine alan bir düşüncenin yıllardır tartışılıyor olması son derece olağan. Freud ile ilgili tartışılmaz bir gerçek varsa bu, onun 20. yüzyıl edebiyatı üzerindeki büyük etkisi olsa gerek. Age of the Modern and other Literary Essays kitabında bu noktanın altını çizen Harry T. Moore da, “Modern edebiyat üzerindeki hiçbir etki Freud’unki kadar doğrudan olmamıştır” diyor. (23)
“Aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (Mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) Bir yerde okumuş olsaydın da bana, Oğlum sende Oedipus kompleksi var mı?’ diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum” (Atay, Babama Mektup, 169). Bu alıntının yer aldığı “Babama Mektup”a psikanalitik bakış açısıyla yaklaşıldığında, Freud’un erkek çocukta gözlemlediği Oidipus Kompleksi’ni ne bütünüyle ve başarıyla aşabilmiş, ne de tamamen başarısız olmuş; ‘arada’ kalmış bir oğul ile (mektubun yazarı ile) karşı karşıya kalınır. Babanın ölümü sonrasında ona yazılan mektup ise, hayatta neler yapıp yapamayacağının artık iyice farkında olmuş bir bireyin iç hesaplaşmasıdır. Bu yazıda, bu düşünce örneklenerek açıklanmaya çalışılacaktır.

2. Freud’un Düşüncesi ve Edebiyat
Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı’nda, Freud’un deyişiyle ‘haz ilkesinin gerçeklik ilkesi tarafından bastırılması’ sürecinin her insan tarafından yaşanmak zorunda olduğunu söyler. Bu baskının uzaması, fazlalığı ve kaldırılamaması durumunda hastalanırız, ki buna ‘nevroz’ denmiştir. Bir Freud yorumcusundan aktardığına göre de, baskı mekanizması kaçınılmaz olduğundan, insan ırkı için ‘nevrotik hayvan’ tanımlaması yapılabilir. (174). Klasik anlamda psikanaliz, hekim olan analizciyle, analizi yapılacak olan hastanın ilişkisidir. Analizci, hastasındaki çatışmaları ve bu çatışmaların neden olduğu davranışları tespit ederek bunların değiştirilmesine olanak sağlayacak ortamı hazırlamaya çalışır. “Baskı mekanizması, nevrozun sebeplerini görünmez kıldığı için hastanın kendisi, söz konusu değişikliği—belirtilerin farkında olsa ve hatta bunları çözümlemeye çalışsa da—gerçekleştiremez. Engin Geçtan’ın Psikanaliz ve Sonrası kitabında belirttiği gibi “Tedavinin amacı, baskı mekanizmasının işletilmesine neden olan olumsuz duyguları azaltmaktır.” (57) Bu sağlanabilirse, belirtilerin gerisinde yatan düşünceler baskıdan kurtularak bilinçdışından bilinç düzeyine çıkar. Aktarım süreci, hastanın bastırdığı yaşam parçacıklarını tekrar hatırlamasını sağlar. Rahatsızlıklarını yorumlayan ve anlamlandıran hasta kendisi hakkında yeni bir hikâye anlatmayı başarabilir. “Psikanalizin amacı bireyi gündelik hayatın çatışmalarından kurtarmak değil, dürtülerini bilinçlendirmek ve gerçekliğin beklentilerini kabul edebilmesini sağlamaktır.” (57) “Babama Mektup”un yazarı da, babasının ölümünden sonra ona yazarak, kendi kendinin psikanalizini yapmıştır bir anlamda.
Freud kendi düşüncelerini ortaya koyabilmek için edebiyata başvurmuş ve Sophokles’in Kral Oidipus’unda resmedilen Yunan miti Oidipus’u kullanmıştır (Bilindiği gibi oyunda baş karakter bilmeden babasını öldürür ve annesiyle evlenir). Psikanaliz, Oidipus Kompleksi’ni insan ruhunun gelişimindeki en kritik aşama olarak kabul eder. Annesine sahip olmak isteyen erkek çocuk için babası cinsel bir rakip konumundadır, ama çocuk zamanla bunun mümkün olamayacağını anlar, zira anne cinsel açıdan babaya bağlıdır ve babanın gücü çocuktan çok daha fazladır. Öte yandan çocuk, babası tarafından iğdiş edilme (kastrasyon) korkusunu duyar (ki bu onu annesine duyduğu arzudan uzaklaştırır), otoritenin ve arzuların sınırlandırılmasının kaynağı olarak babayı görür ve durumu kabullenir. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine bu noktada geçilmiş olur. Bilinçdışı ise, anneye duyulan yasak arzunun bastırılmasıyla ilk kez devreye girmiş olur. “Erkek çocuk, babasının gelecekte kendisinin sahip olabileceği bir yeri simgelediği düşüncesiyle kendisini avutur. Şimdi aile reisi değildir ama ilerde olacaktır” (Eagleton, 177). Artık çocuk, toplumun ‘erkek’ tanımı ve ilintili pratikleri içinde hayatına devam edecektir (Bu durumun olumlu bir şey olup olmadığı da başka ve sonu olmayan bir tartışmanın konusudur elbette).
Çocuğun babayla barışıp, özdeşleşip, iktidarı ve otoriteyi paylaşma durumuna geçerek simgesel erkeklik rolüyle tanışması, Oidipus kompleksinin başarıyla atlatılması anlamına gelir. Başarısız durum ise, kısaca, ruhsal dengesizlik, otoriteyle sorunlar ve hayat boyu süren şiddet eğilimidir. “Babama Mektup”un yazarı erkek olduğu için, bu yazıda Oidipus Kompleksi’nin kız çocuktaki yansıması üzerinde durulmayacaktır.
Freud insan ruhunun (“psyche”) üç parçadan oluştuğunu söyler. Doğal dürtüler ve sınır tanımayan arzuların karanlık alanı “id”; babanın ve toplumun otoritesinin temsilcisi, arzuların sınırlayıcısı “süper ego” ve bu iki bölge arasında adeta gidip gelen, ruh ile dış dünya arasında duran, bilincin, düşüncenin temsilcisi “ego”. Bu üç parçalı model eleştirmenler tarafından doğrudan edebiyata uyarlanmış ve bu parçaların kendi aralarındaki ilişkilerle edebi metinler arasında analojiler kurulmaya çalışılmıştır (Örnek olarak Freud’un öğrencisi Ernest Jones’un Hamlet and Oedipus adlı kitabı ya da Henry A. Murray’in Melville’in ünlü eseri Moby Dick üzerine yazdığı “In Nomina Diaboli” adlı makalesi verilebilir). Bizzat Freud da Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında edebiyatçılardan Dostoyevski, Goethe ve Shakespeare’e benzer şekilde yaklaşmıştır. Oidipus Kompleksi’yle bu üçlü model arasındaki ilişki de net olarak görülebilir. Çocuksu akıl idin kaynağıdır. İd kökenli anne arzusunu yasaklayarak krize yol açan baba otoritesi süper egoyu oluşturur. İkisinin arasında dengeli, sabit bir egonun oluşabilmesi kompleksin aşılması anlamına gelir. Sonuç olarak kabul edilmeyen arzuların, kabul edilebilir faaliyetlere dönüştürülmesine Freud ‘yüceltme’ demiştir. Öte yandan bastırılan ve bilinçdışının karanlığına gönderilen arzular (bir şekilde dışa vurulmak zorunda olduklarından) rüyalarda, davranışlarda, konuşmada ve dil sürçmelerinde (‘parapraxes’) ortaya çıkar.
Freud’un 1895 tarihli Düşlerin Yorumu olarak Türkçeye çevrilen) kitabı psikanalitik eleştiri için anahtar bir metindir. Freud’un rüyaları yorumlama tekniği, edebi metinlerin yorumlanması için de uygulanabilir. “Güvenlik sübabı” olarak görev yapan rüyalarda ortaya çıkan arzular sansürlenir. Rüyaların oluşması, yani bilinçdışının yoğunlaştırılması, yer değiştirmesi, bu içeriğin rüya imgelerine dönüştürülmesi ve sonra da işlenip hazırlanmasıyla bir sanat (edebiyat) eserinin ortaya çıkışı arasında paralellik kurulabilir. Metaforlar, semboller, alegorilerle anlam yer değiştirir. Karmaşık, soyut duygu ve düşüncelerin temsili için edebiyatçı imgeler ve motifler arar. Eserini son haline getirmek için onu gözden geçirir, eklemeler ve çıkarmalar yapar. Bu iki paralel oluşumda dilin önemi çok büyüktür. Jacques Lacan’ın bilinçdışının bil dil gibi yapılandığını söylerken, Freud rüyalardaki yoğunlaştırma ve yer değiştirmenin doğrudan kelimelere uygulandığının altını çizmiştir. Bu nedenle yoğunlaştırma sürecinde farklı kelimeler birleşir, komik ve garip kelimeler ortaya çıkabilir; benzer tınlayan kelimeler yer değiştirir, bir kelime birden fazla anlama gelebilir.
Bastırma ve yüceltme, psikanalitik eleştiri açısından oldukça önemlidir zira sanatsal yaratıcılık, sanatçının, karşılığını bulamamış erotik enerjilerini (yani libidonun) sanat eserine dönüştürebilme yeteneğinden ortaya çıkar, ki Freud’un Sanat ve Sanatçılar Üzerine adlı kitabında Leonardo da Vinci üzerine yaptığı çalışma bu erotik enerjiler eksenindedir.

3. “Babama Mektup”a Psikanalitik Bir Yaklaşım
Oğuz Atay’ın kişiliğinde uç noktalara ulaşan bir kutupluluğun dikkat çektiğini söylüyor Yıldız Ecevit: “Bir yanda, dünya ile barışıklığın göstergesi sayılabilecek, teknik dalda başarılı bir kariyer, diğer yanda ise, son derece duyarlı bir ruh dünyasının sergilendiği, estetik değeri tartışılmaz yapıtlar ortaya koyan sanatçı boyut” (Oğuz Atay’da Aydın Olgusu 4). Ankara Maarif Koleji’ni, ardından da İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitiren ve daha sonra aynı dalda akademisyenlik yapan yazar / bilim adamı Oğuz Atay’ın babası Cemil Atay hakkında kitaplarda yazıldığı kadarıyla bilinen, ağır ceza reisliğinde bulunmuş ve bir süre de CHP milletvekilliği yapmış, Kastamonulu bir hukukçu olduğudur. 1975’te yayımlanan öykü kitabı Korkuyu Beklerken’de yer alan “Babama Mektup” için Günlük’üne 20 Ocak 1974 tarihinde şu notları düşmüş Oğuz Atay: “Hürriyet mefhumumu ve bütün saf davranışlarını bildiğim halde aklımı senden aldım. Bazı duygularımı da, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim” (88). Mektup’ta ise, sözünü ettiği duygulara ‘romantik’ nitelemesini de eklemiş.
“Babama Mektup”un, Atay’ın babasının ölümünden iki yıl sonra ona hitaben yazılmış olduğunu varsaymamak için hiçbir sebep yok; üstelik Mektup’taki “baba”nın adı da Cemil. Yıldız Ecevit metinde “kurmacadan çok otobiyografik yanın ağır bastığını ve yazarın son derece içtenlikli bir tonda önce babasıyla sonra da kendisiyle hesaplaştığını”(Ben Buradayım... 24) söyler ve İstanbul kökenli öğretmen Muazzez Zeki ile evlenen Cemil Atay’ın “Anadolulu kökeninden kaynaklanan halk hâmisi tavrı, kimi yerde naif bir içtenlikle bütünleşir; ülkülerin maddeden daha önemli olduğu bir devrin adamı” olduğunu belirtir (24). Bu yazıda Mektup’un yazarı Oğuz Atay oğul, Cemil Atay da baba olarak anılacaktır.
Oğul, Tutunamayanlar romanında anne ve babası hakkında şöyle der: “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanılacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.” (557-61) Aynı yakınma “Mektup”ta da devam eder: “Beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. Üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin” (Babama Mektup,167).
Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da Freud’a ve Carl Gustav Jung’a göndermeler yapar:
Başparmağını emmesinin de yalnız Freud açısından yorumlanmasını eksik buluyorum. Selim bile, bu hareketinde beslenme içgüdüsünün önemli bir payı olduğunu düşünerek, bu stanzanın ilk taslağında, şu mısralara yer vermiş: Başparmağını emdi, evde koptu kıyamet / Ona göre oburluk, Freud’a göre şehvet. Bu mısralarda da görüleceği gibi, Freud ile tam uzlaşamıyordu. Daha çok Jung’a yakınlık duyuyordu. Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor, derdi. (139)
Oğlun, babası Cemil Bey’in yaşadığı zamanlarda Freud’un düşüncelerinin bilinip bilinmediğinden emin olmadığı, şu satırlarda belli oluyor: “Acaba senin de bilinçaltın var mıydı babacığım? Bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. Sanki Osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana. Senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yan yana düşünemiyorum doğrusu” (Babama Mektup,169).
Mektup’un daha ilk paragrafında oğul bir itirafta bulunuyor. Babasının ölümü üzerinden iki yıl geçmiş olmasına, yani otoritesi ve sınırlayıcılığı çoktan kalkmış olmasına rağmen: “Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım” (159) diyor. Kendiyle ilgili bazı şeyleri ve babasını anladığını ona anlatamadığından dolayı pişman ve o olmadıktan sonra mektubunun bir işe yaramayacağını biliyor: “Bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin—kısa bir süre için—her şey başka türlü olurdu sanki. Çaresizlik yüzünden birçok şeyin anlamı kayboluyor.” (159) Baba-oğulun birbirlerini sevdikleri Mektup’ta dile getiriliyor ama bu sevginin, birbirlerini anlamadan duyulan bir sevgi olduğu da biliniyor. Eğer birini düşündüğümüzde gülümsememiz o kişiyi sevdiğimize bir kanıt ise, aralarındaki sevgiden şüphe yok: “Oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. Seni sen olarak yaşamak istiyorum” (168). Erkek çocuğun, Freud’un dediği gibi, gelecekte babanın yerini alma isteğine, metnin tam bu yerinde tanık olunuyor: “İstiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek ‘Burada gene bir şeyler kaynıyor Muazzez,’ diye içeri seslenebileyim ve bana ‘Kaynadığını görüyorsan altını kıs Cemil Bey,’ denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım” (168).
3.1. Baba ile Oğlun Benzerlikleri
Baba-oğul ilişkisinde derinleşmeden önce anne-baba ilişkisinin nasıl olduğuna dair Mektup’ta rastlanılan ipuçlarına değinmek istiyorum. Oğul, anne ve babasının anlaşmazlık içinde olduklarını söylüyor; anne öldükten sonra ise baba bir süre için yalnız kalıyor ve sonra da ölüyor: “İnsanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. Benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. Oysa bana ‘Annen böyle isterdi,’ dedi” (161). Ama öte yandan, babanın anlaşabildiği tek kişinin anne olduğu da söyleniyor: “Hiç olmazsa şunu kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın. Senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem bilirdi” (166). Yıldız Ecevit, “Cemil Atay’ın Anadolulu kimliği, kimi zaman şahlanan ataerkil bir uç nokta ile, evin direği rolünü karısına devredebilen uygar bir başka uç nokta arasında gidip gelir” şeklinde bir tespit yapar (Ben Buradayım... 25). Diğer yandan, annenin, kocası ile oğlunun ortak olumsuz yanlarından hoşlanmadığı da belirtiliyor: “Benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. Sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. Uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz” (Babama Mektup,161).
Pasaklılık ve bakımsızlık, baba ile oğlun ortak özelliklerinden sadece biri. Öte yandan, ikisi de okumuş yazmışlar ama oğul babaya nazaran daha ‘münevver bir zat’ sayılıyor ya da kendini öyle sanıyor: “Aramızda ‘irfan’ bakımından—görünüşte—bir fark olduğu doğrudur” (161). İkisinin de hayattaki yerlerini bulabildikleri söylenemez: “Büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. Ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda düşüncelere daldığını da hiç sanmıyorum. Fakat—bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım—ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım” (163). Bir başka benzerlik ise oğlun, farkına varmadan babanın orta yola fırsat vermeyen acımasız sınıflandırmalarını benimsemesi, kendi deyişiyle, işin kötüsü, böyle olduğundan gizlice memnunluk duyar gibi olması ve de bunu itiraf etmesi: “Dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın” (164). Ayrıca her ikisi de mantıklı insanlar olarak görülüyorlar (ve çevrelerinde öyle biliniyorlar).
Mektup’un yarısından sonra baba ile oğul arasındaki benzerlikler giderek daha fazla veriliyor. Bunların başında da her ikisinin egoist olmaları ve yalnızlığın ne demek olduğunu bilmeleri geliyor: “Ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzer benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum” (167). İkisi de kolay beğenen tipler değiller (hatta çok zor beğeniyorlar); nedeni belirsizce isyankârlar ve akıllarına geleni söylüyorlar:
Gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. (...) Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. Senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. (...) Yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum. (168)
“Köylü tabiatı” da babadan oğla “miras” kalan özelliklerden biri: “Medeniyeti sevmiyorum. Bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım” (169). Nurdan Gürbilek, “Azgelişmiş Babalar” isimli makalesinde, Atay’ın bu ‘miras’ta “azgelişmiş babanın azgelişmiş oğlu olma denen gerçeği, çatışmayı da uzlaşmayı da bu çok da sağlam olmayan idealle gerçekleştiriyor olmanın kaçınılmazlığını açıkça hissettirdiğini” söyler. (Kötü Çocuk Türk, 58)
Babanın içtenliği ise, oğlun belki de en beğendiği ve kendisinin de buna sahip olduğunu umduğu bir özellik. Bu, Mektup’un en sonunda dile getiriliyor: “Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım; yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?” (171).
3.2. Baba ile Oğlun Farklılıkları
Görüldüğü gibi, oğlun babadan devraldığı özellikler ve ikisinin benzer yanları genelde olumsuz veya negatif. Ama, dediğim gibi, babaya benzer birçok özelliği olsa da, oğlun baba otoritesiyle çatıştığı, ona karşı durmaya ve ona benzememeye çalıştığı birçok nokta da var. Yıldız Ecevit, “Yirmili yaşların başındaki Oğuz’la Cemil Bey arasındaki çatışma, özde farklı bir çağın farklı koşullarıyla biçimlenmeye başlayan oğlun, kendi değerlerini baskıyla çevresindeki yaşamlara uygulatmaya çalışan baba ile yaşadığı kuşaklar arası çatışmanın Atay ailesindeki izdüşümünden başka bir şey değildir” der (Ben Buradayım... 74). Freud’un babası Jacob gibi, Atay için de baba figürü, kişiliğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Jacob Freud oğlunu hep desteklemiş, Cemil Atay ise hep oğluyla çatışmıştır.
Her şeyden önce bu baba-oğul ilişkisinin sıradan bir ilişki olmadığını görülüyor. Dolayısıyla Oidipal kriz öncesi şartların da ne kadar normal olduğu tartışmaya açık: “Ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereği duydun. Bu yüzden, birçok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilmedim” (Babama Mektup,166). Atay’ın boşanmasının ardından gelen karanlık dönem de bu noktada Mektup’a girer: “Karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da ‘Geceleri eve geç geliyorsun’ gibi yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin” (166).
Kendisine sıkça kızılan oğul, babanın ölümünden sonra onun rolünü üstlenmeye çalışmış ve onun otoritesini devralmaya çaba göstermişse de pek başarılı olduğu söylenemez: “Bana kızınca—bu çok sık olurdu—‘Senin aynadan gördüğünü ben dıvardan görürüm’ derdin. Annemle birlikte dıvar sözünle alay ederdik. Ben de şimdi küçüklerime karşı bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. ... Herhalde ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. Gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum” (160). Oğul burada “dıvar” kelimesini kullanırken, Freud’un açıkladığı gibi, bilinçdışından kaynaklanan bir çokanlamlılık üretiyor.
“Filan” da Mektup’ta çok kullanılıyor ve oğul, basit duygululuklarını gizlemek için bu kelimeyi kullandığını söylüyor. Annesinin basit duygululuklara sahip olduğunu Mektup’tan öğrendiğimize göre, oğlun, anneden uzaklaşarak babayla özdeşleşmeye gayret ettiğini buradan da anlayabiliriz. Oğlun çok sık kullandığı “babacığım” kelimesi de hem sevgi ve dostluğun, hem de, biraz yukarıdan bakan otoriter bir tonun göstergesi olarak kabul edilebilir. Oğul, bazı açılardan Oidipus Kompleksi’ni aşabilmiş durumdadır.
Babanın saflığının yanında oğul, ruhunun karmaşık olduğunu da itiraf ediyor: “Sen benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. Aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir” (161). Üstelik buna paralel olarak, daha doğrusu bu durumun bir uzantısı olarak tutarsız olduğunu da ekliyor: “Sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. Bense küçük hırslar yüzünden bocalıyordum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli olan Numan Beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, Hacı Muhammed altta’ bir durumdayım” (163). Bu durumda oğlun çelişkiler içersinde olması da son derece doğal. “Özellikle bazı kitapları okuduktan sonra içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. Senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. Birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. Sinemaya gitmedin. Hiç roman okumadın. Zeytinyağlı enginar yemedin. Yabancı ülke özlemi çekmedin...” (164). Ama babasıyla temeldeki benzerliğinin (ve bundan hoşnut olmadığının) da farkındadır: “Sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi geliyor bana” (165). Babasının asaletini ‘tevarüs’ etmediğini de Mektup’ta belirten oğul, bu yüzden her fırsatta kendini ileri sürdüğünü söylüyor. Babanın, ileri sürdüğü çocukça, yani samimi fikirler yüzünden aile içinde sorunlara yol açtığı da söyleniyor. Burada, bu çocuksu fikirlerle (bir anlamda) otorite boşluğunun oluşması, yani aslında oğul ve anne için normal dışı bir durumun ortaya çıkması yüzünden bu sorunların baş gösterdiği çıkarımı yapılabilir. Oğul da bu duruma karşı tepkisel davranır: “Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen klasik Türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; Batı müziğine tepkini de sadece ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime” (164).
Oğul ve babanın ayrıştığı noktalardan biri de oğlun iyi niyetle de olsa daha aşırı, daha şiddet içeren davranışlar içinde olması ve babası da dahil olmak üzere, kendisine haksız yapıldığını düşünmesi: “Bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. Biliyorsun, seninle de çok çatışırdım, kapıları filan vurup giderdim. Bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde. ... Artık bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan” (167). Oğlun, son yılları haricinde babasının inançsız olduğunu söylemesi, babanın ise bunu kabul etmeyip aksini iddia etmesi, ikisinin çatıştığı bir başka konudur: “Son yıllarında Cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeye başlamıştın. Acaba daha önce, mesela gençliğinde buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin? Neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. Her zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu söyleyerek beni çileden çıkarttın” (170). Ama oğul artık haddini bildiğini de eklemeyi ihmal etmiyor: “Benim bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak görürdün. Oysa ben kendimi modası geçmiş biri olarak ‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. Hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlıkla ilgisi yok” (170).
Oğul, babasının hayatını hikaye ederek başladığı uzun paragrafta ise ona yönelik en ciddi eleştirisini yapıyor ve onun -hayattaki yerini pek de bulamadığını daha önce belirtmiştim- kendisini sunmayı hiç beceremediğini söylüyor. Aslında sadece Mektup’a bakarak bile, bu durumun oğul için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bu yüzden, Oğuz Atay’ın hemen her kitabında üzerinde durduğu özel ansiklopedisi dışında herhangi bir yerde anılacağını sanmayıp ekliyor:
Hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. Bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanamadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. Siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. ... Kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. Bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. (163)
Tüm bu çatışmalara rağmen oğlun istediği; babayı yaşamak, yaşatmak, onun hatırlarda kalmasını sağlamak ve aslında ona dönme, özüne dönme çabasıdır: “Samimiyet buhranlarım, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim Cemil Beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. İçimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de Cemil Beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum” (161). Gerçekten bu çabanın bir kişilik çoğalması mı, yoksa kişilik bölünmesi mi olduğu tartışılır. Belki, her ikisi de değil... Mektup’un daha ikinci paragrafında oğlun yakın çevresine babasıyla ilgili hatıralarını anlattığı, babasını beğendirmeye çalıştığı söyleniyor. Kendine haksızlık edildiğini düşünse de, babasına karşı da haksızca davranıldığını yazarın sözlerinden çıkarmak mümkün: “Sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler, hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak istiyorum” (166). Babaya dönüşünü ise köydeki ahşap kirişli kerpiç evde yaşama isteğinde sembolize ediyor, hatta açıkça söylüyor: “Sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir başkaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara, ‘İşte, bütün terakkinizi gördüm ve aslıma rücu ediyorum, yani Cemil Beye dönüyorum’ diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak” (170). Son yıllarında kendi kültürünün değerlerini tam anlamıyla fark eden Atay’ın babasına bakışı da değişiyor.
Oğlun babayla tam anlamıyla özdeşleştiğini ve uzlaştığını gösteren anahtar cümleler ise Mektup’un ortalarında yer alıyor: “Şimdi artık öldün babacığım. Sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum” (165). Gerçekten de oğul babayla uzlaşmıştır, ama birkaç istisnai durum dışında onu aşabilmiş değildir ve bunun da farkındadır.
Babanın çocukluğuyla ilgili şöyle bir cümle var mektupta: “Derler ki sen de çocukluğunda ev dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın”. (168) Mektup’ta erkek çocuğun duyduğu ve Freud’un bastırılmış olduğunu söylediği anne arzusuyla ilgili bir ipucu da yok. Sembolik düzeyde anneye kavuşabilmek için yapılan “yüceltme” de—artık bir meslek adamı (akademisyen) olduğunu söylese de—oğlun hayatında tam anlamıyla gerçekleşmiyor.

4. Sonuç
“Psikanaliz yaşamı basitleştirir. Analizden sonra yeni bir senteze ulaşırız. Psikanaliz, yolundan sapmış dürtülerin düğümünü çözer ve bunları ait oldukları makaralara sarmaya çalışır. Ya da başka bir mecazla anlatırsam, insanı kendi bilinçdışının labirentinden çıkaracak ipucunu sağlar” diyor Sigmund Freud, George Sylvester Viereck ile söyleşisinde (“George Sylvester...” 66). Psikanaliz, her şeyden önce bir yorum metodu. Üstelik bu yorum çoğunlukla edebi tarzda: “Tipik bir psikanaliz seansında analizci, karmaşık ve anlaşılması zor dilbilimsel ipuçlarına kulak verir ki edebi anlamın ötesini de okuyabilsin” (Booker 27).
Psikanalitik edebiyat eleştirisinde eserlere bakarak yazarların psikanalizini yapmaya kalkışmak ne derece doğru tartışılır. Bunu yapmak bir anlamda indirgemecilik olur. Diğer yandan, bir edebi karakterde kompleksleri gözlemlemek, yazarın bu komplekse sahip olduğunu göstermez. Freud’un modelini, yöntemini edebi karakterlere uygulamak da biraz tuhaf kaçabilir, zira bu karakterler kurmaca oldukları için, id, ego ve süperego’ları da yoktur. Bir başka tarafta da okuyucunun tepkisini anlamak için psikanalizi bir çerçeve olarak kullanan edebiyat eleştirmenleri vardır. Başarılı psikanalitik eleştiri yapanların birçoğu ise yazar, karakterler ve okuyucuların psikolojik durumları hakkında yargıya varmaya kalkışmadan, edebi metinleri okuyup, buradaki imge ve motifleri Freud’un yazdıklarıyla karşılaştırır; onun düşüncelerini bir yorum olarak kullanırlar. “Bu eleştirmenler edebi metinlerde genellikle cinsellikle ilintili semboller peşindedir. Onların, metnin psikanalizini yaptıkları söylenebilir” (33).
Nurdan Gürbilek, “Azgelişmiş Babalar” isimli makalesinde ‘yetimlik’ten söz eder ve Atay’ın karakterleri için şu tespiti yapar: “Çocukluklarını yaşamadan büyümek zorunda kalmış, bu yüzden çocuk kalmışlardır. Vaktinden önce büyümüşler, bu yüzden evde kalmışlardır. Hayatın acemisidirler.” (Kötü Çocuk Türk, 53) “Babama Mektup”taki oğul da Oidipus Kompleksi’ni ne başarıyla aşabilmiş, ne de tamamen başarısız olmuş; ‘yarı çocuk’ olarak ‘arada’ kalmıştır.
Korkuyu Beklerken’in kurmaca olmayan ve otobiyografik özellikler taşıyan metni “Babama Mektup”un yazarı oğul için ‘kaybeden’ denemese de ‘kazanamayan’ denilebilir: “Eski pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü, sözlerime muhatap olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda değilim babacığım” (168). Mektup’un yazıldığı baba içinse: “Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey” (162).

Kaynakça
Atay, Oğuz. “Babama Mektup”, Korkuyu Beklerken. s. 159-171. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.
__. Günlük. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.
__. Korkuyu Beklerken. İstanbul: İletişim Yayınları, 1987.
____. Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1985.
Booker, M. Keith. A Practical Introduction to Literary Theory and Criticism. New York: Longman Publishers, 1996.
Eagleton, Terry. Edebiyat Kuramı. Çev. Esen Tarım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1990.
Ecevit, Yıldız. Oğuz Atay’da Aydın Olgusu. İstanbul: Ara Yayınları, 1989.
____. “Ben Buradayım...”: Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası. İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.
Freud, Sigmund. “George Sylvester Viereck’in görüşmesi”. Cogito 9: Yüz Yılın Psikanalizi (Güz 1996): s.61-71.
____. Sanat ve Sanatçılar Üzerine. Çev. Kamuran Şipal. İstanbul: Bozak Yayınları, 1979.
Geçtan, Engin. Psikanaliz ve Sonrası. Ankara: Maya Yayınları, 1984.
Gürbilek, Nurdan. “Azgelişmiş Babalar”. Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.
Jones, Ernest, Hamlet and Oedipus. London: W. W. Norton & Co. Inc, 1976
Moore, Harry T. Age of the Modern and other Literary Essays. Carbondale: Southern Illinois University Press, 1971.
Murray, Henry A. “In Nomine Diaboli”. The New England Quarterly, (Vol. 24, No. 4:Dec. 1951): s..435-452.
Sophokles, Kral Oidipus. Çev. Cüneyt Çetinkaya. İstanbul: Bordo Siyah, 2005.

*Bu yazı, Pasaj Edebiyat dergisinin 4-5. sayısında yayımlanmıştır.

4 comments:

Radnor said...

yazılarınızı pek beğeniyoruz efenim,blogunuz da hayırlı olsun,her daim bakacağızdır

sez said...

Yazı icin cok tesekkurler...cok güzel olmuş...
Tehlikeli Oyunlar Seyyar Sahne tarafından uzunca bir süredir İTÜ'de oynuyor, bu yazının üstüne bir kac defa gidilesi görülesi...

Oyuncu Erdem Şenocak'a süreç boyunca metin düzenlemesi, sahneleme ve oyunculuk tekniğine ilişkin önerilerde bulunanlar Celal Mordeniz ve Oğuz Arıcı'dır. Kendileri cok guzel is cikarmisar ne diyim!

Anonymous said...

Ben almanyadan sevgi, gercekten cok guzel bir blog, eger twitter veya facebook sayfasi varsa hemen
ekliycegim.

Anonymous said...

Gerçekten inanılmaz faydalı ve güzel yazılmış bir yazı. Psikanalitik kavramı ve eleştirisinin tanımı özellikle çok açıklayıcı