Thursday, January 4, 2007

Sömürgecilik Karşıtı Metinler Olarak Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na Fanon Düşüncesi Işığında Bir Bakış*


1 Giriş


Bu bildiride, sömürgecilik karşıtı metinler olarak Nazım Hikmet’in Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, Frantz Fanon’un özellikle Yeryüzünün Lanetlileri kitabında olgunlaştırdığı düşünceleriyle karşılaştıracak ve Nazım’ın şiirlerine Fanon’un ABD’nin Irak’ı işgalinde tekrar gündeme gelen yaklaşımları ışığında bakmaya çalışacağım.
Yüzyıllardan beri, Avrupalı sömürgeci güçlerin kontrolü altında olan bölgeler vardır. Bu sömürgeci güçleri hepimiz çok iyi tanırız; İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz, ve Belçika gibi ülkelerdir bunlar. Hiçbir zaman Güney Afrika, Doğu Timor, Angola ya da Cezayir gibi gerçek birer sömürge (ya da koloni) olmamakla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti (ya da Çin) de sömürgecilikten fazlasıyla etkilenmişlerdir.
Türk şairi Nâzım Hikmet Ran’ın Kuvâyi Milliye’si (Kurtuluş Savaşı Destanı) sömürgecilik karşıtı bir şiir kitabıdır. Kuvâyi Milliye’nin tümü 1941-1951 yılları arasında yazılan Memleketimden İnsan Manzaraları’na da dahil olmakla birlikte, sekiz bölümden (‘bap’) oluşan orijinal metindeki şiirlerin sıralanışı ise farklıdır. Manzaralar’da çoğu Türk olan yaklaşık 300 kişi yer alır; buna karşılık Kuvâyi Milliye’de 50’ye yakın kişinin adı geçer ve bu kişilerin çoğu için emperyalizme karşı savaş bir varoluş sorunudur. 1918 Ekim’inden 9 Eylül 1922’ye kadar süren mücadeleyi, Antepli Karayılan’dan Kayserili nefere kadar tüm canlılığıyla yansıtan şiirler, Türk insanının ‘kurtuluş’ serüveninin en güzel ve güçlü ifadeleri olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Afrika kökenli melez bir ailenin siyah derili çocuğu Frantz Fanon, Karaipler’de eski bir Fransız sömürgesi olan Martinik doğumluydu. Martinikliler’in Fransız Ordusu’nca suistimal edilmesinin, o süreçteki acılı tecrübelerinin Fanon üzerinde etkisi büyük oldu. Sömürgeci ırkçılıktan iğrendi; öğrenim gördüğü Fransa’dan ayrılarak Cezayir’e gitti. Bir masa başı aydını değil de, Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi için çalışan eylemci ve devrimci bir düşünür, yazar ve psikiyatrist olan Frantz Fanon, yakalandığı kan kanseri yüzünden Cezayir’in 1962’de bağımsızlığını kazanmasına ne yazık ki tanık olamadı.



2 Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’na Fanon Düşüncesi Işığında Bir Bakış

Frantz Fanon’un 1961’de 36 yaşındaki ölümünden hemen sonra yayımlanan ve Üçüncü Dünya için, sömürgeciliğe karşı çıkışın başyapıtına dönüşen Yeryüzünün Lanetlileri (The Wretched of the Earth) kitabında dediği gibi, ezilen ve sömürülenler için sadece tek bir çözüm vardır, o da savaşmaktır: “Sömürgelikten kurtulmak daima şiddet içeren bir olgudur. (…) Gerçekte, sömürgelikten kurtuluş tüm gözeneklerinde kırmızı top gülleleri, kanlı bıçaklar keşfettirir. Zira, sonuncular birinciler olmak zorundaysalar, bu ancak iki tarafın kararlı ve ölümüne kapışmasının sonucunda gerçekleşecektir.” Ancak yanlış anlamaları önlemek için şunu belirtmek gerekir ki Fanon asla şiddet yanlısı değildi; yalnızca Zenci, Arap ya da Hintli, kısaca sömürülen için başka bir yol olmadığına inanıyordu. Bu, Yeryüzünün Lanetlileri kitabı okunduğunda rahatlıkla görülebilir. O sadece teşhis koyuyor ve yol gösteriyordu.
Fanon’a göre sömürülen, Marksist ya da idealist bir neden yüzünden savaşmaz. Savaşır, çünkü hayatta kalmasının başka yolu yoktur. Ancak savaşarak, yok edilmiş olan insanlığını geri kazanacak ve yeniden doğacaktır. Sömürgeciye sıkılacak ilk kurşun, aynı zamanda neredeyse kişiliksizleştirilmiş olan kendisine de sıkılacak, korku ve paniği öldürecektir. Bu kurşunla yeniden doğacak olan insan artık halkına, çevresine, kendisine güvenecek ve yeniden özgürleşerek yüzünü geleceğe çevirecektir: “Sömürgeleştirilmiş olan ‘şey’ kendini özgünleştirdiği süreç içinde insan haline gelir.”
Toprakları işgal altına alınmış Türkler için Kurtuluş Savaşı son derece zorlu, kanlı ve yeterince belirleyiciydi. Fanon’un ‘sömürülen’ olarak nitelediği ‘siyah’ ya da ‘beyaz olmayan’ insanın yerinde, Nâzım’ın şiirlerinde, işgalci güçlerin etkisi altında kalan ve vatanını savunan ‘beyaz’ Türk insanı yer almaktadır. Fanon’nun analizi, sömürgeci olarak ‘beyaz tenli’ ve sömürülen olarak ‘beyaz tenli olmayan’ insanın üzerinde odaklanır ve bu beyaz tenli olmayanlar, fiziksel olarak çökmüş, manevi açıdan değer kaybına uğratılmış, bilgi, güzellik ve neredeyse onur ve insanlıktan yoksun portreler olarak çizilirler. Nâzım’ın şiirlerinde, işte bu beyaz tenli olmayan insan Türk halkıdır, Türk köylüsüdür.

“İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler,
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular. (...)
Acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar.”

Frantz Fanon’un zafer ve kurtuluş hakkındaki söylemi Nâzım’ınkine benzer. Kuvâyi Milliye gibi “sömürgeci müdahalelerin koşullarını reddeden metinler post-sömürgeci (ya da sömürecilik karşıtı) sayılabilirler, çünkü bunlar sömürgeci ideolojiyi ve onun tuzaklarını aşarak bir eleştiri oluşturur ve karşı ataklar geliştirirler.”

“Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık,
dayandık her yanda, (...)
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat,
dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,
iki kat soyulmamak için.”

Fanon’un düşüncesinin önemi, özgürlük mücadelesi içindeki sömürülen bireylerde görülen sosyal ve psikolojik değişimlerde yatar. İlk kurşun sonrasında mücadele başlayınca, sömürülende bireyciliği en aza indiren yeni bir ruh hali oluşur. Bu ruh hali, direniş, birlik ve eşitlik içeren ‘kardeş’, ‘bacı’, ‘dost’, ‘arkadaş’ gibi sözcükleri kullanıma sokar. Eski psikolojik durum uçup gider. Bu bireyler insanlıklarını, kendi özlerindeki güzelliği, onurlarını tekrardan keşfederler ve bu süreçte uluslarını da özgürleştirirler. Kuvâyi Milliye’nin ilk bölümü (‘Karayılan Hikayesi’) bu noktada iyi bir örnek oluşturur:

“Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atılınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler…”

Sözünü ettiğim gibi, Fanon’a göre kurtuluşa giden tek yol sömürgecinin şiddetine yine şiddetle karşılık vermekten geçer, yani silahlı mücadele esastır. Kurtuluş mücadelesi farklı bölgeleri, farklı dinî ve etnik grupları birleşik bir mücadele bayrağı altında toplar ve aşağılık duygularını yok ederek bireyin tekrar kendine güvenmesini sağlar. Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’nda da aynı durum söz konusudur ve bu, Nâzım’ın şiirlerinde görülebilir:

“Vatanı çiğnerse düşman?
Bayan öğretmen dedi ki :
Her karışını vatanın
Kanımızla sularız.
Türk ölür, baş eğmez. ”

Fanon “Sömürgelikten kurtuluş varlığı kökten değiştirir, ezik seyircileri asıllarına döndürür, tarihin ışık huzmesince hemen hemen yüceltilerek kavranılan imtiyazlı eylemcilere dönüştürür,” der. Ama öte yandan, sömürülenin hedefini şaşırmış saldırganlığını da göz ardı etmez ve bunun nedenlerini vurgular: “Sömürgenin kas gerilimi belirli dönemlerde kanlı patlamalarla boşanır: Kabile savaşları, tarikat savaşları, bireylerarası kavgalar. (…) Tüm gücüyle kabilesel intikam davalarına yönelerek, sömürgeciliğin varlığını unutmaya, her şeyin eskisi gibi sürdüğüne kendini inandırmaya çalışır.” Yeryüzünün Lanetlileri kitabına önsöz yazan Jean Paul Sartre da bunun altını çizer: “Kendilerini kurtarmak için birbirlerini bile katlederler.” Nâzım’ın “Manzaralar’ından bu duruma uygun bir örnek şöyledir:

“Yunan Aydın’a geldiği zaman
gavura karşı efeler birleştilerse de
vazgeçmediler fırsat düşürüp birbirini vurmaktan :
(kumanda, namlı efelik ve pay meselesinden ganimeti)
ve bundan dolayı vurdular babasını Emine’nin...”

Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Fanon, sömürülen topluluğun sömürenin yerine geçmek istediğini yazar. Söz konusu mücadelede ise proleteryadan ziyade köylülere güvenir, onları öne çıkarır. Köylü basittir, doğaldır, bozulmamıştır. Durağan bir hayat sürer ama ahlaki değerlerini ve ulusa bağlılığını da korumayı sürdürür. Tehdit altına girerse tek parolası ulusun devamını sağlamak olur; bunun için silaha sarılır, ayaklanır, mücadele eder. Kabileler ve köyler arasındaki dayanışmayla ulusçuluk bilinci artar: “Sömürge ülkelerde yalnızca köylülük devrimcidir. Yitirecek hiçbir şeyi yoktur, buna karşın kazanacak herşeyi vardır.” Kuvâyi Milliye’deki ‘Onlar’ şiirinin son dizeleri ise şöyledir:

“Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
Ve onlar için:
‘zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur’
denildi.”

Köylünün bıçak kemiğe dayandığında “ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır, dağları yırtıp ayırır” diye anlatıldığı, her iki kitapta da yer alan ‘Türk Köylüsü’ isimli şiir, aydın bir kişi olarak gösterilen Nureddin Eşfak tarafından yazılmıştır ve Eşfak’ın gözünden Nâzım, köylü askerlerinin eylem ve ideallerini Kuvâyi Milliye’nin sekizinci bölümünde, Büyük Taarruz’u beklerken, ya da bir başka deyişle kurtuluşun eşiğindeyken betimler:

“Topçu evvel mülazımı Hasan’ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hatırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.“

Emperyalizme karşı direniş ve kurtuluş için verilen savaşta aydının rolü ve samimiyeti çok önemlidir. Sömürgecilik sonrası dönemin (ya da post-sömürgeciliğin) Arif Dirlik ve Gayatri Spivak gibi dünyaca ünlü düşünürleri post-sömürgeci aydınları ‘aracı’ gibi davranmakla, hiçbir şey üretmeden ‘yabancı malları işlemekle’ eleştirmişlerdir, ama Nureddin Eşfak kesinlikle bu aracılardan değildir. Ankara’yı terk ederek savaşa katılmış olmaktan dolayı mutludur. Çocuklara Türkçe öğretmek onun için çok önemli ve çok güzel olsa da, o, ateş hattında olmayı tercih etmiştir.

“Biliyorum:
iş bölümünden bahsedeceksin.
Fakat Ankara’da çocuklara ders vermek,
bozkırda ateş hattına girmek
haksız ve hazin bir iş bölümü.
Öyle günlerde yaşıyoruz ki
ben bir iş yapabildim diyebilmek için:
hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.“

Fanon’dan etkilendiği bilinen Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabında, tahakkümden kurtulmak için çalışmanın, genel olarak, teorisyenin, eleştirmenin, entelektüelin işi olduğunu söyler. “Direniş hareketinin odağında ülke toprakları vardır, ama direniş için bazen tek seçeneğin kültürel (edebi) metinler olduğunun farkına varmak gerekir,” * çünkü “sömürgeci gücün varlığı dolayısıyla ülke ilk başta ancak tahayyül edilebilecek durumdadır.” Aynen Benedict Anderson’ın Hayali Cemaatler kitabında vurguladığı gibi... Emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı edebiyatın amacı bireyi tahakkümcü güçlerden kurtarmaktır, ama bundan önce ülkenin geri kazanılması gerekir ki bu ülke başlangıçta ancak hayal edilebilir durumdadır. Dolayısıyla aydın rahat bir konumda değildir. Sömürgeci gücün farkındadır; baskı ve zorlamalara karşı dayanıklıdır, ama yapacak önemli işleri vardır.
Yalnızca bilinçli Türk aydını, işçi sınıfını ve Türk köylüsünü değerlendirip takdir edebilir ama bazen bunun tam tersi de mümkündür:

“Nerdeyse Celal’e tapacaksın be köylüm.
Zaten bizde halkın garip bir hayranlığı var şairlere
Namık Kemal’den beri”

“Anti-emperyalizmin imgeleminden kökten farklı bir şey varsa, o da coğrafyanın birinci planda gelmesidir.” Emperyalizm bir coğrafi şiddet eylemiyse, o halde ‘coğrafya’ da sömürgecilik karşıtı sözlükteki önemli bir sözcüktür. Yerli, coğrafi kimliğini aramak, bulmak ve geri kazanmak zorundadır. Nâzım da kendi vatanının sınırlarına işaret eder:

“Dayandık
dayanmaktayız.
Buna rağmen:
Sene 1922
Ve 15 vilayet ve sancak
Ve 9 büyük şehir
düşman elindedir.
İnanılmaz şeyler düşmandadır ki
Bunların arasında :
7 göl, 11 nehir
ve köklerinde baltamızın yarası
ve yangınlarıyla bizim olan
yüz kere yüz bin dönüm orman,
bir tersane, iki silah fabrikası,
ve 19 körfez ve liman ki
belki birçoğunun
rıhtımı,
mendireği,
kırmızı, yeşil fenerleri yoktur.”

Frantz Fanon, “Yerlilerin yaşadığı bölge sömürgecilerin yaşadığı bölgeden farklıdır, bu farklılıkta birbirini tamamlayıcılık söz konusu değildir.” der. “Sömürgecilik karşıtı mekan ilişkileri, onu yok sayan veya devre dışı bırakmaya çalışan tüm güçlere karşı ulus-devletin sınırlarını destekleyen bir güç çatışmasıyla domine edilirler.” Kuvâyi Milliye’ye dönersek:

“Düşündü birdenbire kayalardaki adam
Kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan’dan önce ve Seferberlik’ten evvel
Selimşahlar Çiftliği’nde ırgatlık ederken Manisa’da
Geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.“

Çağımızın en büyük düşünürlerinden Michel Foucault’nun teşhisi doğrudur: “Gücün olduğu yerde direniş de vardır.” Sömürgecilik karşıtı düşünce ve onun dolaşımda olan pratikleri emperyalizme karşı direnç gösterir. Fakat, bununla birlikte, tek bir direniş teorisi yoktur. Direnişin, ideolojik, taktiksel ve ilham verici bağlantıları vardır. Öte yandan Edward Said iki tür direnişten söz eder: “Birincil direniş dıştan gelen zorlamalara karşı edebi mücadeledir. İkincil ya da ideolojik direniş ise sömürgeci sistemin tüm baskılarına karşı toplumun hissiyatını ve gerçeğini korumak veya yeniden oluşturmaktır.” Said sömürüden kurtulmayı amaçlayan kültürel direnişte üç ana temanın varlığından da söz eder: toplum tarihinin bütünlüğü, insanlık tarihiyle bağlantısı ve insanlığa entegrasyonu.

“Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre:
orda, mazlum milletlerden bahsedildi
bütün mazlum milletlerden
ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. (...)
Buna rağmen,
Bütün aksamı vatan bir küldür, denildi.
Kabul olunmaz, denildi,
‘Manda ve Himaye…” (…)
“Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İSTİKLAL, ya ölüm! dendi”

Manzaralar’daki Ahmet Onbaşı karakteri Türk halkının ‘sonsuz’ direnişinin sembolüdür: “üç harpten gelen ve ‘Ha dayan hemşerim sonuna vardık’ sözüyle meşhur olan Ahmet Onbaşı.” Ama sömürgeci birliklerin gitmesiyle bile şiddet yok olmaz. Kapitalizm, özgürlüğünü yeni kazanmış ülkeleri huzur içinde bırakmaz; üstüne üstlük, 83 yıldır Türkiye örneğinde olduğu gibi “fakirlik, cehalet ve az gelişmişliğe karşı mücadele, sömürgeciyle olan ilişkilerden ayrılamaz.” “Kitlelerin harekete geçmesi, kurtuluş savaşı vesilesiyle oluştuğunda her insanın bilincinde ortak dava, ulusal yazgı, kolektif tarih düşüncelerini oluşturur.” Manzaralar’da Burhan Özedar şöyle konuşur:

“Bugün çocuklara okutulan tarihler gibiymiş
yeni harp tarihlerimiz de, paşam
Fatihleri, Selimleri, Süleymanları bile inkar edeceğiz.
Çocukların haberi yok koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan.
Padişah dendi mi umacı sanıyorlar.
Bana öyle geliyor ki yıkacağımız kadar yıktık, burada durmalıyız, yeter artık.
(...)
Biz mevlut okumayı unuttuk.
İnkılapsa yaptık, kafi
biraz da maziye sarılıp kökleşelim...”

Yine Edward Said’e dönersek, ona göre “Kurtuluş kendinin bilincine varmaktır” ve “Fanon (da), Fransızca yazılmış olan Yeryüzünün Lanetlileri’nin başından sonuna kadar, yerlinin yanı sıra Avrupalıyı da, düşmanca olmayan yeni bir bilinç ve antiemperyalizm ortaklığı içinde bir biçimde bir araya getirmek istemekteydi”


3 Sonuç

Fanon’un yaklaşımları Nâzım’ın yazdıklarına paraleldir: bölünüp parçalanmaya karşı öfke, bütünlenme coşkusu, bağlılığın ortaklığı ve yeni, büyülü bir güzelliğe doğru yol alış… “Bir halkın başarıya ulaşmış mücadelesi yalnızca halkların zaferini getirmekle kalmaz. O halka tutarlılık, türdeşlik ve özgünlük de kazandırır.”
Çok genç yaşta ölen Frantz Fanon Üçüncü Dünya’nın en büyük teorisyenlerinden biriydi ve onun için halk, ulusal bilinç ve tahakkümden kurtuluş son derece önemli kavramlardı. Çok uzun yaşamayan Nâzım Hikmet de Türkiye’nin en büyük şairiydi ve onun için bu kavramlar ve bu gerçekler ve (aynı zamanda ‘güzel’ ve anlaşılabilir bir Türkçe de) son derece önemliydi. Nâzım gibi Fanon da özgürlüğe giden yolu açarken kişinin kendini yeniden bulmasını ve oluşturmasını amaçlamıştı. Zaman yitirmeden, dünyanın her yerinde insanları katleden ya da buna göz yuman Avrupa’yı terk etmeyi önermişti insanlara. “Kendimiz için ve insanlık için, yenilenmek, yeni bir düşünüş geliştirmek ve yeni bir insan yaratmaya çalışmak gerekir,” diyen Fanon gibi Nâzım da kendini uluslararası bir hümanizmle özdeşleştirmiş ve bir peygamber tonuyla, insanlık adına, ezilen halkların dilinden konuşmuştu:

“Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…”


4 Kaynakça

Anderson, Benedict. Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İstanbul: Metis Yayınları, 1995.
Childs, Peter-Williams, Patrick. An Introduction to Post-Colonial Theory, Cornwall: Prentice Hall, 1997.
Dino, Abidin. Nâzım Üstüne, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.
Eagleton, Terry–Jameson, Fredric–Said, Edward W. Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazın (çev: Ş. Kaya), İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1993.
Fanon, Frantz. The Wretched of the Earth, London: Penguin Books, 1990.
Fanon, Frantz. Yeryüzünün Lanetlileri (çev: Lütfi Fevzi Topaçoğlu), İstanbul: Avesta Basın Yayın, 2001.
Gendzier, Irene L. Frantz Fanon: Eleştirel Biyografik İnceleme. (çev: Süreyyya Evren), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1997.
Gürsel, Nedim. Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını, İstanbul: Adam Yayınları, 1992.
Hilav, Selahattin. Edebiyat Yazıları, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995.
Loomba, Ania. Kolonyalizm–Postkolonyalizm (çev: Mehmet Küçük), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000.
Nâzım Hikmet. Kuvâyi Milliye, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002.
Nâzım Hikmet. Memleketimden İnsan Manzaraları, İstanbul: Adam Yayınları, 1999.
Nâzım Hikmet. Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, İstanbul: Adam Yayınları, 1991.
Said, Edward W. Culture and Imperialism, London: Chatto and Windus, 1993.
Said, Edward. Kültür ve Emperyalizm (çev: Necmiye Alpay), İstanbul: Hil Yayın, 2004.

http://www.bianet.org/2004/07/02/38070.htm
http://tr.wikipedia.org/wiki/Frantz_Fanon
http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=317&Itemid=30

*Bu makale Sakarya Üniversitesi II.Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyatbilim Kongresi (07-08 Eylül 2006) Bildirileri'nin birinci cildinde yayımlanmıştır.

Monday, January 1, 2007

Yarımküre*

Sırtın isimsiz bir şelale
Ilık havadan,
Ilık sütten yapılma;
Gözlerin kısıldığında
Sahipli bir kuşu izler gibi
Göklerde süzülen;
Omuzların yuvarlak
Çıplakken, başkaldırırken hayal gücüne
Boyun eğmeyi öğrenen.

Bir yarımküre
Suyu içilebilen.

20.01.2005

*Bu şiir, Sözcükler dergisinin Ekim 2006 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.

Tuz*

Beyaz kayaların susuzluğu, sertliği
Durduramıyor harflerin yuvarlanışını
Fenerin boyu uzun olmalı, ışığı yüksekte
Eskiden buranın keşişleri
Çok terlemiş, çok özlemiş olmalı suyu
Şimdiyse bir kadın oturmuş minderde
Kayaların tuzu, teninin kokusu
Karışmış birbirine, iskelenin demiri
Paslanmadan çok önce ölmüş
Buranın keşişleri, nergis tarlaları
Üzüm toplayan ırgatların
Düşündeki kadınlardan çok önce
Tekneler uzaktan benzeşir yine de
Kayalar henüz ışıldayıp yıkanırken
Terlemek bir tarihmiş
Başlangıcı bilinmeyi, kurusu silinmeyi
Artık önemsemeyen.


03.08.2005

*Bu şiir, Sözcükler dergisinin Ekim 2006 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.